Sahip Olmadığını Kaybetmek
Sahip Olmadığını Kaybetmek1
Anne Joos2
Türkçe Çeviri: Berkay Ilgaz3
Çeviri Editörü: Özge Soysal
Eğer psikanalizin dışından biri bana kastrasyon ne demek diye sorsaydı ona kastrasyonun her şeyi kaybetmemek için ondan bir parçayı, küçük bir parçayı kaybetmeyi kabul etmek ve üstlenmek olduğunu söylerdim. Bu şekilde anlaşıldığında, kastrasyon günümüzde mevcut olan “hepsi veya hiç” mantığından çıkar.
Eğer bu kişi bana şu soruyu sorsaydı: Ondan bir parça kaybetmek, peki ama bu hangi kayıpla ilgilidir? Buna ne cevap verilir?
Anlık zevklerin (jouissance) bir parçasını kaybetmek. Dilin yasasına tabi olan konuşan varlık artık anlık olana erişemez. Ama eğer kaybı kabul ederse sözün aracılığına erişebilir. Yasal ya da yasadışı bazı maddeleri kullanmanın ona sağladığı şey, sadece anlık zevk yanılsamasıdır.
Peki, tam zevkten bir parça kaybetmek nedir? Tam zevk mitik bir zevktir. Bizim ulaşabileceğimiz zevkler ise ebediyen kaybedilmiş bir nesne olan “a nesnesi” tarafından yontulmuş kısmi zevklerdir. (Borromean Düğümü’nün gösterdiği gibi)
Bu akşam, Lacan’ın 1964 yılında Roma’da verdiği “Du Trieb de Freud au désir de l’analyste”4 başlıklı konferansındaki birkaç yorumdan yola çıkacağım. Lacan bu konferansında, kastrasyon korkusu ile kastrasyonun üstlenilmesi arasındaki farkı ortaya koyar. Mesele gerçekten de kastrasyon korkusu mudur yoksa onu üstlenmekle mi ilgilidir? Lacan bu metninde, korku ile üstlenme arasındaki farkı desteklemektedir. Bu fark, psikanalizin amacını, cinsel normalleştirmeyi amaçlayan5 ve kastrasyon korkusuyla temellenmiş psikoterapilerin amacından ayırt etmeye olanak sağlar. Psikanaliz için ise mesele arzuyu kuran eksiği yaratan kastrasyonu üstlenmektir.
Bunun ne tam olarak ne de hemen gerçekleşeceğini kabul etmek ister küçük ister büyük olsun, bir özneye eksiğin ve arzunun diyalektiğini hatırlatmanın bir yoludur (arzuyu kuran eksik). İşte bunu günlük dilde böyle ifade edebiliriz.
Çünkü Lacan’ın bu metinde vurguladığı gibi arzu yasağa bağlıysa, mesele bu bağlantıyı gerekli olarak anlamak ve nesnesini belirtmekle ilgilidir. Yasak olan arzu değildir, aksine “Yasa, ensest yasağı aracılığıyla kurduğu arzunun hizmetindedir”.
Bu Yasa’yı Lacan şöyle hatırlatır: “Baba-nın-Adı sayesinde insan, annenin cinsel hizmetine bağlı kalmaz”. Günümüzde Oidipus karmaşasının artık aşılıp aşılmadığı tartışabiliriz. Ancak “annenin cinsel hizmetine bağlı kalmamak, bağımlı kalmamak” bana her zamankinden daha da güncel bir konu gibi geliyor.
İşte hem erkek hem de kız çocuk için, ondan kopmak anlamında neleri kaybetmek, neleri bırakmak gerektiğini ifade etmenin başka bir yolu. Martine Lerude’ün Freud’dan alıntıladığı gibi, “Die Abwendung von der Mutter (Anneden uzaklaşmak)6”. Martine Lerude’ün hatırlattığı gibi, “Anneden uzaklaşmak” başlı başına bir işlemdir ve “Wendung zum Vater” (Babaya yönelme) ile eşzamanlı değildir. Peki, bugünün erkek ve kız çocuklarına, annelerinin cinsel hizmetine bağlı kalmamaları gerektiğini kim hatırlatıyor?
Jean-Paul Hiltenbrand ensest yasağına farklı bir isim vererek tamamlanma yasağı demiştir (Bu isimlendirme, Dünya Sağlık Örgütü yönergelerine göre sağlığın fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan tam bir iyilik hali olarak tanımlanmasına zıttır). Ayrıca, Jean-Paul Hiltenbrand, yasağın (inter-dit7) “talebin tamamlanmamışlığı ve başarısızlığı içinde yer aldığını”8 vurgular.
Tamamlanmamışlıktan bahsetmek hiç demoda değildir. Talebin, sonuçta tatminsizliğe yol açacak şekilde düzenlenmiş olması da hiç moda değildir! Bu, moda olanın tam tersidir. Günümüzde tüm talepleri karşılamak istiyoruz.
Sonrasında yine, kastrasyon ve onun üstlenilmesi ile ilgili olarak Lacan, dikkatimi çeken şu tespitte bulunuyor: “Kadın, hiçbir şey onu buna mecbur bırakmıyor gibi görünse de o da aynı diyalektiği yaşamak zorundadır. Sahip olmadığı şeyi kaybetmesi gerekmektedir. Bu durum bizi şüphelendirmektedir. Böylece, sembolik borcun tutarını belirleyenin varsayılan olarak fallus olduğunu ifade etmemizi sağlar: sahip olduğumuzda borçlu hesap, sahip olmadığımızda ise tartışmalı alacak.”9 Her ne kadar bu söz 1964 yılına ait olsa da ve biz şu anda 2024 yılında, yani altmış yıl sonrasında olsak da bu konu üzerinde durmaya değerdir. Peki, bu hala geçerli mi?
Hiçbir şey onu buna mecbur bırakmıyor gibi görünüyor. Buradaki fikir, bundan yoksun kalması nedeniyle kız çocuğunun kastrasyon sürecinden muaf tutulabileceğidir. Hayır! Roland Chemama, Psikanaliz sözlüğü’nde şöyle hatırlatır: “Gösteren olarak fallus, erkek ya da kadın olsun her özne için parçası alınan şeyi sembolize eder. Bizi yöneten yasa, yani dil yasası tarafından alınan şeyi sembolize eder. Dolayısıyla fallus, her insanı arzunun yasasına ve kastrasyon işlevine geri gönderir”10. Lacan bunu başka bir şekilde ifade edecektir: “Gösteren dünyasına giriş hem kız hem de erkek çocuk için talebin ortaya konulmasının gösteren öğesi haline gelebilmesi için doğal ilişkiden bir şeyin feda edilmesini, ampütasyonunu zorunlu kılar.”11
O halde kayıp, Lacan’ın “sahip olduğumuzda borçlu hesap, sahip olmadığımızda ise tartışmalı alacak” şeklinde vurguladığı üzere, kız çocuk için erkek çocuğuna göre farklı mı kaydedilir?
Bu tartışmalı alacağı Freudyen bir noktadan duyabiliriz: Küçük kız penisten yoksun olduğundan dolayı bu organla donatılmayı beklemediği anlamına gelmez12. Oysa bilinçdışında ona sahip olduğunu bize hatırlatır Marc Darmon13.
“Donatılmak (dotée)” terimi, tüm gösteren değerini taşır. Zira bu terim, “bağış (don)”14 kelimesinden türemiştir ve değiş-tokuş değeri taşıyana kapı açar. “Dot (çeyiz)” kavramı ise bir kadının evlenirken getirdiği maldır. Yine V. Seminer’de Lacan, insanlığın yarısının değiş-tokuşun göstereni haline gelmesinin gerekliliğinden söz eder. Lacan, “çocuğun gösteren sistemine girişinin diyalektiğinde gözlemlediğimiz şeyin, bir bakıma kadının toplumsal diyalektikte gösteren nesnesi olarak geçişinin tersi olduğunu”15 belirtir.
Ancak Lacan, toplumsal olanın gösteren yapısına olan bağımlılığını vurgulayarak bu ifadeyi tırnak içine alır. Bugün ise tam tersi yaşanmaktadır. Toplumsal olan artık imkânsızın boyutuna işaret etmeyen kelimeleri gösteren haline getirmeyi dayatmaktadır. Bana göre barbarlığa giden yol işte budur. Konuşmamın sonunda bu konuya tekrar döneceğim.
Bu tartışmalı alacağı tekrardan ele alalım. Ona sahip olmadığı için, onu almayı beklemediği anlamına gelmez. Peki, kimden ve hangi biçimde almayı beklemektedir? Sahip olmadığı şeyi kaybetmesi, annesinde olmayan şeyi bulmaktan vazgeçmesi gerekecektir (die Abwendung von der Mutter). Bu, babaya yönelmesi için bir koşuldur (Wendung zum Vater). Böylece orada, ileride bir erkek üzerinden kendisine eksik olanı elde edebileceği vaadiyle karşılaşacaktır. Buradan da penis-çocuk denkliği ortaya çıkar.
Burada karmaşanın üç eksiğini görüyoruz16: kastrasyon (bir gün fallusa sahip olmaya dair gizli dilekten vazgeçmek), hayal kırıklığı (babaya yöneldiğinde Oidipus yasağıyla ve penisi gerçek anlamda elde etmenin imkânsızlığıyla karşılaştığı an) ve yoksunluk. Babadan çocuk sahibi olma dileğinin, bunun sembolik biçimde bu penise sahip olmakla ilgili olduğunu anlayalım. Çocuk, kadının gerçek anlamda yoksun kaldığı şeyin sembolü olarak oradadır. Bu yoksunluk, onu yine de son derece sembolik olan bir beklentiye sokar. Bergès ve Balbo, “bir alacağın semboliği olarak, bu çocuk ona borçlu olunandır” diye belirteceklerdir. Bu durum Bergès ve Balbo’yu, bunun bir kadını “hayal kırıklığına karşı en tahammülsüz, var olan en narsist, aynı zamanda da en talepkâr varlık” haline getirebileceğini söylemeye iter. “Çünkü talep etmek, hakkı olanı istemek demektir”17.
Sembolik nesneyi ilgilendiren bu iddia, günümüzde aşılmış mıdır? Burada söz konusu olan tanınma ve vaattir. Alacağını (borç) talep etmek, bugün daha çok mağduriyet noktasından duyduğumuz şekliyle “bu bana borçlu” söylemi, kökenlerini bu yerden alır18.
Çocuk konusuna gelince, bugün gerçekten de pek çok genç kadın çocuk sahibi olma meselesini daha ileri bir zamana ertelemektedir. Eşitlik ve denklik teşviği, bu kadınları öncelikle eğitim ve meslek alanına yatırım yapmaya yönlendirir. Bu alanlarda çoğu zaman üstün başarı gösterirler ve bu yolla belirgin bir fallik tanınmaya katılırlar ve bundan zevk elde ederler. Bu, fallusa sahip olmakla ilgili değil, fallik tanınmayı elde etmekle ilgilidir. Ama mesleki yatırımların onlara sunduğu fallik tanınmaya rağmen çocuk vaadi bir kenara bırakılmış olsa da yine de silinmiş değildir.
Biyolojik saat, sınırı hatırlattığında (daha önceden yumurtalarını dondurmamışlarsa19) kadınlar20 aceleyle her bir adet döngüsünde çocuk planlamasına başlarlar. Ama bir çocuk sahibi olmaya gönüllü bir biçimde karar vermek, talebin diyalektiğini kısa devreye uğratır. Böylece arzu bir isteğe indirgenir ve kadını, çocuğunu bir bağış olarak alabileceği bir konuma yerleştirmez. Bu da bir kadın için doğurganlığın koşullarını21 zedeleyebilir ve aynı zamanda kadının iddiasını daha da kızıştırır.
Diğerleri içinse, günümüzde tek başına anneler olarak adlandırılanlar, anonim bir bağışçıyla çocuk sahibi olma projesini “gerçekleştirmek” ve ebeveynlik tasarılarında “kendilerini gerçekleştirmek” söz konusu olacaktır. Burada bağış, yalnızca isimsiz bağışçıya indirgenecek ve sahip olma durumu sembolik boyuttan yoksun gerçekleşecektir. Bu, üreme merkezinde imzalanacak bir sözleşmedir. Bu durum, “babanın çocuğuna” tek başına sahip olma dileğini, bizzat eyleme dökmenin bir yolu olabilir mi?
Uzun bir süre geçirdiğim bu klinik pratikte, yani kadınların gelmeyen çocuktan şikâyetçi olmak için geldikleri bu yerde, sahip olma veya olmama meseleleri sıkça gündeme gelir. Özellikle de önerilen tıbbi tedavileri titizlikle uyguluyorlarsa bu sorular daha da öne çıkar. Genç bir kadın, “keşke tüm bu tedavilerin sonunda hamile kalacağım bana garanti edilebilseydi” diye söylüyordu. Peki, kim bu vaadi onun için yerine getirecek? Bilim mi? Bilimin söylemi sembolik bir vaat vermez. Bu söylem, Gerçek boyutunu dışlar ya da Pommier’nin ifadesiyle söylemek gerekirse, “Gerçek, bilim tarafından sayısallaştırılmaya meyillidir.” Rahatlatılmış olma ve emin olma meselesine, doktor istatistiksel verilerle yanıt verir. İstatistik aracılığıyla, imkânsız olan dolaylı olarak aşılmış olur22.
Serge Leclaire’in dediği gibi, bir kadın için kaybın göstereni onun bedenine kadar kaydedilir. Kaybetmek ve almak. Sahip olmadığı şeyi mi yoksa sahip olduğu şeyi mi kaybetmek? Sembolik olarak mı yoksa gerçek olarak mı kaybetmek?
Gerçek bir kayıpla kadın, değiş-tokuş ekonomisinden kendini çekebilir. Üremeye Yardımcı Tedavi23 talebi çerçevesinde Rose ile tanıştım. İlk eşinden üç çocuğu vardı, ancak üçüncü çocuktan önce çift arasındaki anlaşma zaten gerginleşmişti ve sıklıkla aile içi şiddet ortaya çıkıyordu. Rose, plansız bir şekilde üçüncü çocuğa hamile kaldı ve bu hamileliği devam ettirmeye karar verdi. Bu kararında, bu çocuğun gelmesinin evliliklerinin başındaki huzuru geri getireceğine dair bir umut vardı. Ancak bir süre sonra aile içi şiddet yeniden ortaya çıktı ve Rose, jinekoloğundan tüplerini bağlamasını istedi. Bu isteği yerine getirildi. Ona sonrasında ne olduğunu sorduğumda ise şöyle dedi: “Sonrasında onu terk edebildim”.
Ne olmuştu? Neden kendisine şiddet uygulayan bu adamdan, çocuklarının babasından ayrılabilmesi için gerçekten bedeninin küçük bir parçasını kaybetmesi yani gerçek kastrasyon yaşaması gerekiyordu? Bedende gerçekleşen bu kesmenin önceliği, ardından gelen sembolik kesmeyi nasıl olanaklı kılıyordu? Ondan kurtulmak için bir bağlama eylemi gerçekleşmişti. Kendisini düşünmeye ve kendisine ona ait değilim, artık onun ve şiddetinin bütünüyle nesnesi değilim diyebilmeye başlayabilmek için ve çekip gitmek için, sanki kadın bedeni üzerinde sonsuza dek iz bırakan bu imkânsız gerçeğe, bedendeki bu kesilmiş parçaya ihtiyaç duyuyordu.
Tüplerini bağlattığı zamanda artık çocuk istemiyor muydu diye sorduğumda, bana “evet, benim için bitmişti, artık istemiyordum” dedi. “Peki, şimdi? Sizi bir çocuk daha istemeye iten nedir?” diye sorguladığımda şöyle cevap verdi: “Ama bu onun yüzünden. Onun çocuğu yok ve birlikte bir tane çocuk sahibi olmak iyi olurdu”24. Çocuk sahibi olma ve olmama meselesinin çiftin ekonomisi içinde nasıl tekrar oynandığını anlıyorsunuz.
Bu durumdan yola çıkarak fazla aceleci sonuçlar çıkarmamak gerekir. Ancak, kendine izin verebilmesinden önce beden üzerindeki bir davranmadan25 geçen bu kronoloji, bizi sorgulatan bir olgudur. Özellikle kadınsı tarafta. Sanki “bu artık mümkün değil” ifadesinin, düşünülebilir ve ardından dile getirilebilir hale gelmeden önce insan tenine (etine) kadar kaydedilmesi gerekirmiş gibi. Bu, bizi beden üzerindeki gerçek kesilmiş parçanın, ayrılma için gerekli düşünceden önce geldiği diğer klinik durumlara da götürür. Örneğin, ergen kızların anneye dair bedenden ayrılma girişimlerinde olduğu gibi. Kendini kesme davranışında (skarifikasyon) olduğu gibi bedende bir kesik (faça) vardır. “Scarifier” (kendini kesmek), “sacrifier” (kurban etmek) sözcüğünün bir anagramıdır. Sanki ayrılma, kayıp düşünülebilir ve işlenebilir hale gelmeden önce doğrudan beden üzerinde kaydedilmek durumundaymışçasına önce gerçek beden üzerinde işlemesi gerekiyormuş gibi.
O halde, sahip olmak mı? Sahip olmamak mı? Marc Darmon bize, eğer kadın “sahip olmama” konumundaysa, nevrotik öznenin “bilinçdışı olarak [fallus] olmak” için “sahip olmamayı” ortaya koyduğunu hatırlatıyordu26. Bu formülde söz konusu olan fallus, imgesel bir nesne olarak fallus mu yoksa gösteren midir? Sonra Darmon şunu ekler: “diğerine ulaşmak için birini feda etmek gerekir”.
Kadınsı taraf: Bir kadın, artık eksiğin kimliğimizi belirleyen unsur olmadığı, nesnelerin üretilmesinin eksiği doldurmaya yaradığı bu dünyada kadınsı pozisyonu niteleyen şeyle nasıl başa çıkacaktır? Cinsel farklılıkları silme eğiliminde olan üniseks evrenimizde kadın, “ona sahip olmayandır”. Buna rağmen, kulak veren özne için kadınsının sorusu örtük bir biçimde geri döner. Kadın analizanlar “kendime güvenim eksik…” diye söylemektedirler ve altta yatan talep kendinden daha emin olmak, daha az eksik olmak, hatta olumlanmış bir güvenceyle yükseltilmiş olmaktır. Tam bilinçlilik!
Bir kadın, aşk hayatında, onu bir nebze olsun geçici de olsa rahatlatacak bir yanıt bulmayı umar. Fakat kimliği daha az güvence altında olduğu için, sorusunu yineler. Bu durum sevgilisini sinirlendirebilir. Bu soru, sonu olmayan bir sorudur. Kadınsı bir yarıktır. Bilinçdışı sorgulamasıyla, “Ben kadın mıyım?” veya “Senin için nasıl birkadınım?” sorusuyla, sahip olmadığı şeyi, yani fallusu, erkek için nasıl temsil edebileceğini bulmaya çalışır27.
Anne tarafı: Bir anne de fallusa sahip değildir.28
Fakat dün olduğu gibi bugün de bazı çocuklar için annenin fallusa sahip olduğu fikri uzun süre devam eder. Mesela Küçük Hans’ı düşünelim. Genç bir kızdaki bir fobi vakası, “kayıp uzuv” fobisi, beni bu konuda epey düşündürmüştü. Her yerde sakat, uzvunu kaybetmiş insanlar görüyordu. (Bu konuyu, 2012’de kadın kastrasyonu üzerine gerçekleşen etkinlikte ele almıştım). Annesi tarafından aşırı korunup kollanan ve bu annenin kendisini her şeyi bilen, kendi kadınlığı tarafından yeteri kadar bölünmemiş bir tüm-anne olarak sunduğu noktada bu genç kız için sahip olmadığı bir şeyi kaybetmek nasıl mümkün olabilirdi? Tüm-anneye karşı bir savunma olarak fobi. Bir baba olmadığında, bugün bu “Babaya Yöneliş” (Wendung zum Vater) nasıl gerçekleşiyor?29 Jean-Marie Forget ile birlikte önümüzdeki yıl bir seminerde bu soruları yeniden ele alacağız.
Ve bugün kız çocukları tarafı: 1995 yılında Melman30, Oidipus’un çıkışında kız çocuğunun erkek çocukla özdeşim kuracağını, muhtemelen erkekvari bir davranış sergileyeceğini hatırlatır (genellikle bir geçiş olarak) ve şöyle der: “Her özdeşimde, kendini Bir sanmanın bir yolu, kastrasyonun bir reddi olup olmadığı sorulabilir.”
Bugün, bilimin ve tıbbın söylemine bağlı iyatrojenik31 etkiyle (Czermak’ın 1997 yılında vurguladığı gibi) arz, talebi yaratmaktadır. Kimlik bunalımı yaşayan gençler internette bu durumla ilgilenen ve bu kimlik bunalımını gerçek bir kesme ile (gerçeklik anlamında gerçek), hormonlar ve cerrahi yolla ortadan kaldırmayı vaat eden merkezlerin adreslerini buluyorlar. Bu bir olumlanmış özelliktir yani eksikliği(kadınsı kimliğin göstereninin eksikliği) taşımak zorunda kalmaktansa, kişinin tutunabileceği bir şey sunan olumlanmış bir özellik.
Transkimlik konsültasyonlarında taleplerin %75’inden fazlası erkek olmak isteyen kız çocuklarından gelmektedir. Nicole Athéa32, konsültasyonlara gelen genç kadınların, bu “kendilerindeki kadınsıdan” kurtulmayı talep ettiklerini belirtmektedir. Erkek hormonlarının eklenmesiyle ve günümüzde “torsoplasti” olarak adlandırılan göğüs ampütasyonuyla rahatlamışlardır. Böylece aynı zamanda, bu “torsoplasti” kavramının kullanılmasıyla, kadınsıya gönderme yapan meme ve göğüs kelimeleri silinmiştir.
Bu ergenlerin sorgulaması; imgenin, markaların ve kimliğe dair özelliklerin bugün her türlü sembolik kaydın önüne geçtiği çağdaş toplumumuzun arayışıyla birleşmektedir.
Fakat mesele fallus ötesi bir zevk değilse, söz konusu olan hangi zevktir?
Melman’ın transseksüelin zevki hakkında geliştirdiği, “zarf zevki” (jouissance d’enveloppe) olarak adlandırdığı şeyi düşünüyordum. Melman şöyle diyor: “Zarf zevkiyle, bir çuvalla, kendini tamamlanmışlık kipinde ve hepsi-Bir olarak sunan bölünmemiş bir özneyle karşı karşıyayız. “Bu paradoksla birlikte tamamlanmışlığa ulaşmak için, [transseksüel] kendisinin kesilmesini talep eder.”33
Brüksel’deki Onur Yürüyüşü sırasında, göğsünü boydan boya geçen uzun ince yara izini gururla sergileyen ne erkek ne kadın olan ve memelerini trans kimlik sunağında bağışlamış ya da kurban etmiş bu genç kişiye korkuyla bakıyordum. Hava o kadar sıcak olmamasına rağmen, çıplak göğüsle yapılan bu sergilemede net bir zevk okunuyordu. Burada söz konusu olan, ona “sahip olmamak” pahasına o “olmak” mıdır? Tamamen “trans varlığa” özdeşim midir? Bir varlık zevki midir? ‘“Kendini Bir sanma biçimi”34 ile bu Bir’i gerçekleştirmek istemek arasında net bir ayrım vardır. Bunlar aynı düzlemde değildir.
Başkalığın tarafına kaydolmayı reddetmek35, “kendi içindeki bu kadınsıyı söküp atmak”, gerçek ampütasyondan geçmeyi mi dayatmaktadır?
Kastrasyonun reddi uzağa, çok uzağa, hatta Lacan’ın “sahip olmadığını kaybetmek” dediği şeyin tam tersine kadar gidebilir. Ne kazanmak için? Arzu ile ideal arasındaki bölünme, gerilim, yırtılma artık sona mı erdi?36 Öteki’nin reddi, artık Öteki’den gelen adlandırmaya (günümüzde “atama” denilen şeye) bağlı olmamak… Buna karşılık kişinin kendisini ifade etmesinden, kendi özel kimliğinden itibaren tanınma gerekliliği. Topluluk, hatta LGBTQIA+ aktivistlerinin dediği gibi “bizim topluluğumuzdan olanlar” tarafından, Bir’lerin yan yana gelmesinden oluşan renkli bir topluluk tarafından tanınmanın gerekliliği.
Fobik yaftası yapıştırılmasının dışında başka bir tartışmanın mümkün olmadığı bu toplumsal bağda, nasıl bir imkânsız söz konusudur?
Melman, temeli oluşturan şeyin, bir imkânsızın ortaya konması olduğunu belirtir. “Ya söyleme geri döneriz ya da barbarlığa adım atarız.”37
Barbarlığın, gösteren boyutunu (kadın olarak adlandırılan) organ (kadınsı nitelik) ile karıştırmak olduğunu düşünüyordum. Belki de artık gösteren değeri taşımayan, artık “a nesnesiyle” dengelenmeyen, Charles Melman’ın “geçiş aşamasında” (1997, s. 395) dediği, mutasyona uğramış bir gösterendir.
Tartışma38:
Jean-Luc Cacciali: Çok teşekkürler Anne. Yine de tartışmak için birkaç dakika ayıracağız. Konuşmanın başında Lacan’ı ele aldığın kısımla ilgili olarak, kastrasyon kavramını üstlenmek ve korku üzerinden ele aldın. Fakat şunu da ekleyemez miyiz: Lacan’da üstlenme (assomption39) aynı zamanda Katolik dogmasına bir göndermedir. “Assomption”, Bakire Meryem’in bedeninin ve ruhunun göğe yükselmesidir. Kastrasyonun bu boyutunda, belki de hem beden ile ruh hem de beden ile dil söz konusudur.
Anne Joos: Yine de bu, sonuçları üstlenmek demek… Ne dediğini gayet iyi anlıyorum.
Jean-Luc Cacciali: Neden üstlenme terimini kullanıyor?
Anne Joos: Beden ve dil, evet. Bu bizi Jean-Marie Forget’nin dildeki bir kararlılıktan bahsettiği zaman söylediklerine geri götürüyor.
Jean-Luc Cacciali: Sözü Bernard’a bırakmadan önce, kadına borçlu olunan bu çocuk meselesi üzerine bir tespitte bulunacağım. Bu nokta, bir alacağın sembolikleştirilmesi sıfatıyla çok önemlidir. Bugün bu çocuk ona hala borçlu olunan mıdır? Bilim sayesinde ona borçlu olunan artık ortadan kalkmış değil mi? Kendi kendime, ona borçlu olunandaki şeyin bu farklılık olduğunu düşünüyordum. Hangi sıfatla çocuk ona borçlu olunan? Bu durum bugün çocuğun kendi konumu açısından bir şeyleri değiştirmiyor mu?
Anne Joos: Bunun üzerinde biraz durmamız iyi olur. Evet, öyle sanıyorum. Marie-Madeleine Châtel, 80’li yıllardan kalma “Malaise dans la procréation” (Üremedeki Huzursuzluk) adlı kitabında bunu vurgulamıştı. Fakat bugün pek çok genç kadın, belki doğru kelime bu değil ama yalvarmak zorunda kalıyor. Onu [çocuğu] artık bir hediye olarak almıyorlar. Doğum kontrolünün, yapma biçimlerimizi tamamen altüst ettiğini söylemek gerekir. Eleştirmek istemiyorum.
Bir şey olduğunu görebiliyoruz. Planlanmış olması, çocuğun bir hediye gibi kabul edilebileceği anlamına gelmiyor. Çiftler arasında konuşulurken şunu duyuyoruz: “Bana hediyelerin en güzelini verdin, senin sayende bir çocuk sahibi olabildim”. Bazen bu terimlerle ifade edildiğini hâlâ görüyoruz ama yine de durum değişti. Durum değişti, çünkü toplumumuzda sembolik borç meselesinin tamamı değişti. Çocuk meselesi de bunun içinde yer alıyor.
Jean-Luc Cacciali: Fakat bu durum, çocuğun bizzat kendi konumunu da değiştiriyor. Çocuğun bu gerçek konumunda, annenin bundan tatmin olup olamayacağını, bunu kabul edip edemeyeceğini merak edebiliriz.
Anne Joos: Buraya gelmeden hemen önce Nazir Hamad ile bunu tartışıyorduk. Çocuğuna hangi yolla ulaşmış olursa olsun, annenin onu her zaman evlat edinmesi gerektiğini her zaman savundum. Bu, işin bir parçasıdır…
Jean-Luc Cacciali: Eğer sembolik boyut, bir alacak veya ona borçlu olunan şey sıfatıyla artık orada değilse, bu evlat edinme işlemi belki de daha zordur.
Anne Joos: Belki de öyle.
Bernard Vandermersch: Evet, bilimin arkasında yine de doktorlar var. Yani bir nevi, çocuk yapacağımız kişi o gibi, “üçüncü” gibi diyebilirim. Bireysel düzeyde olayların çok çeşitli şekillerde gelişebileceğine inanıyorum. Bir çocuk, iki baba ve bir anne durumu pekâlâ bir hediye olmayabilir.
Anne Joos: Ya da zehirli bir hediye. Evet, doğru, bu gerçekten vaka bazında ele alınması gereken bir şey.
Bernard Vandermersch: Sergilenen yara izi konusu, eğer vaktimiz olsaydı tekrardan ele almaya değerdi. Kimliğe dair bir işaretin bu kaydı nedir? Bir dayanak anlamında bir tekil özellik (trait unaire) değil de “İşte, ben buyum, nokta” diyen bir özellik. Bunu, sürü hayvanlarını damgalar gibi ifade etmek hoş değil. Dehşet verici bulduğum şey bu, bu zevk…
Martine Lerude: Bir olumsuzlama var…
Bernard Vandermersch: Hangi anlamda bir olumsuzlamadan bahsediyorsunuz?
Martine Lerude: “Bir zamanlar olduğu yerde artık yok” anlamında bir olumsuzlama. Bir ameliyat gerçekleştirildi ve gösterilen şey bu ameliyatın kendisi.
Bernard Vandermersch: Haklısın, çünkü tüm bu vakalarda bir tür hipokondri, bu özneler için katlanılamaz bir şey olduğuna inanıyorum ama buradaki mesele o değil. Bu sergileme öforisinin ertesi gün en ağır depresyona dönüşebilecek bir şey olup olmadığını merak ediyorum.
Martine Lerude: Yine de bu Onur Yürüyüşü dönüşüydü. Bu bir karnavaldır ve karnaval bir öteki yüzdür. Karnavallarda, genellikle yapılmayan şeyler yapılır, genellikle gösterilmeyen şeyler gösterilir. Karnaval geleneği orada var olmaya devam ediyor.
Bernard Vandermersch: Üzgünüm ama Dunkerque karnavalındaki adamlar kadın kılığına giriyorlar. Burada ise kılık değiştirmiyorlar, kendilerini sergiliyorlar. En nihayetinde transseksüeller için durum başka, onlar kılık değiştirmiyorlar.
Marika Bergès-Bounes: Ben de bir söz söylemek istiyordum. Nitekim sen bundan bahsettiğinde, ben de ergenleri ve kendini kesme davranışlarını (skarifikasyon) bağdaştırdım. Onlar buna kesik diyorlar. “Kendimi keseceğim, kendimi kestim.” Memeler gibi bir kesik.
Martine Lerude: Saç kesimi de öyle. Eskiden kendi saçlarını kesen ergen kızlar vardı.
Marika Bergès-Bounes: Evet, o daha az tehlikeli ama kendini kesme davranışının (skarifikasyon) “gidip kendimi keseceğim, kendimi kestim” olduğu bir gerçek.
Jean-Luc Cacciali: Bu yine de bir eksiğin, sembolik bir eksiğin kaydıdır.
Anne Joos: Tıpkı tüplerini bağlatmasından bahsettiğim o hanımefendi gibi bunun da o taraftan ele alınabileceğini düşünüyorum. Bu kesim de sembolik bir mantığa dahil olan bir şey gibi düşünülebilir; gerçi çok emin değilim.
Jean-Luc Cacciali: Bu, anoreksik öznenin kendi bedenini feda etmesiyle aynı düzlemde olabilir mi? Yine de bu, bir kayıt girişimidir.
Anne Joos: Evet, bir ayrışma girişimi.
Pascale Bélot-Fourcade: Merhaba, çok teşekkür ederim. Bir şeyler söylemek istiyorum. Belki de gerçeğin içindeki sembolik olan şey şudur: Kadınların adet olduğu gerçeğini ve bunun tıpkı menopoz gibi her şeyi değiştirdiğini bilmek gerekir. Her şey değişir ve hiçbir şey değişmez. İşte bu tam anlamıyla karşı konulamaz bir kadınsı mantığıdır.
Kız çocuklarının, kendini kesme davranışları (skarifikasyon) ile ilgili olarak ise, eğer bir kız çocuğu henüz adet olmadan kendini kesiyorsa, bunun psikoz düzleminde olmadığını bugün birinin bana kanıtlamasını gerçekten isterim. Kendi adıma, bu genç kızları her zaman tedavi edebildim.
Şu an en önemli görünen şey, bana öyle geliyor ki artık kimse kural(adet)40 talebini somutlaştıracak bir konumda değil. Bugün kuralları kim talep ediyor? Bu bana önemli geliyor. Menopoz için, kadınların özellikle gelip söyledikleri her şeyi kapsamlı bir şekilde ele aldık. Dolayısıyla bir kız çocuğu için belirleyici bir işaretin, adet olduğu an olduğuna inanıyorum.
Tüm bu kavramları yeniden ele almak gerekir. Bence bu, babalar ve anneler için öncesinde sembolikleşmiş olan ama günümüzde sembolikleşmeyen bir şeydir. Adet olduğunda bir kız için her şey değişir. Bu üzerinde az durduğumuz bir boyuttur ve Anne’ın bu konudaki fikrini merak ediyorum. Özellikle anoreksiya söz konusu olduğunda, bu konu benim için çok önemli. Anoreksiyanın nadiren adet döneminden önce başladığı ve genellikle adet ile birlikte ortaya çıktığı konusunda hemfikiriz. Az önce söylediğin gibi, burada kadınlığın üstlenilmesi söz konusudur.
Anne Joos: Pascale’ın ne dediğini çok iyi duyamadım.
Bernard Vandermersch: Adet meselesi gerçekten temel bir meseledir. Bedende gerçek düzlemde bir şeyler olur ki bu erkekler için geçerli değildir.
Anne Joos: Serge Leclaire’in, “kaybın, kadının bizzat kendi bedenine kayıtlı olduğu” yönündeki gözlemini de bu şekilde anlamıştım.
Jean-Marie Forget: Katkıların için teşekkür ederim. Sen “Hayatın öteki yakasından borcunu talep etmek” noktasından bahsettiğinde, doğum kontrolüne rağmen kürtaj yaptıran ve bu meseleyi iyi bir şekilde gösteren tüm o genç kızları düşünüyordum. Tıpkı imkânsızla ve gerçekle yüzleşme girişimi olarak tüplerini bağlatan o kadın gibi. Yıllar içinde, kötü muamele gören ve bir erkeğin şiddetinden kurtulmak için ardı ardına kürtaj yaptıran kadın hastaları gördüğüm oldu. Ta ki bir tekrarın içinde, o andaki imkânsızla ve gerçekle yüzleşmeden hareketle hayır demeye rıza gösterene ve bir pozisyon alabilene kadar.
Melman, uzun zaman önce Reims’de ilginç bir sunum yapmıştı. Kadınların, eşlerine veya çocuklarına karşı bir ölüm arzusuna kapılabildiklerini ve bunun altında yatan amacın, ileride bu sevilen varlığa dair bir yas çalışması yapabilmek varsayımı olduğunu saptadığında şaşırmıştı. Bu, bir nevi kastrasyon çalışmasının eşdeğeridir. Bu konu üzerine yaptığı çalışma oldukça ilginçti, ben de daha sonradan bunu ele almıştım. Bir özneyi neyin çalıştırabileceğini gösteren oldukça değerli bir saptamaydı.
Öne sürdüğün güven eksikliği meselesi ise elzem bir meseledir.
Anne Joos: Teşekkür ederim.
Jean-Luc Cacciali: Teşekkürler Jean-Marie. Herkese teşekkürler.
