Hangi Beden?

Hangi Beden?1

Nilhan Algan

Psikanaliz bedenden söz ederken hangi bedenden söz eder? Tıbbın görüntülediği, aynada görüp kendimize ait saydığımız, bir başkasının bakışında nasıl göründüğünü merak ettiğimiz ya da hiç beklemediğimiz bir anda ağrıyan, kızaran, titreyen beden gerçekten aynı beden midir? Bütün bunlar tek bir bedende yaşansa da aynı beden deneyimini anlatmaz. Çünkü insan dünyaya bir bedenle gelse de o bedeni yaşama biçimi dili, geçmişi ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde şekillenir. “Bedenim” dediğimizde, bedenle aramızda kendiliğinden kurulmuş bir aidiyet varmış gibi konuşuruz; oysa bedenimiz bazen irademize eşlik ederken bazen bize karşı koyar. Yorulur, yaşlanır, uyarılır, acır ya da ansızın bir semptom üretir.  Tanıdığımız beden ile bizi hazırlıksız yakalayan beden arasında her zaman bir mesafe vardır. Freud’un “Ben her şeyden önce bedensel bir Ben’dir” sözü, benliğin bedenden ayrı kurulmadığını gösterir. Freud bu cümlenin devamında Ben’in bir beden yüzeyinin ruhsal izdüşümü olduğunu söyler (Freud, 1923/1961, s. 26). Beden bu anlamda benliğin sonradan kullandığı bir araç değil, insanın kendisini ayrı bir varlık olarak hissedebilmesinin ilk dayanaklarından biridir. Bununla birlikte kişinin bir bedene sahip olmasıyla o bedeni kendisininmiş gibi yaşayabilmesi aynı şey değildir. Belki de bedenle ilişkimizdeki temel güçlük tam burada başlar: Bedenimiz bize aittir; ancak bu, onu bütünüyle bildiğimiz, denetleyebildiğimiz ve kendimize mal edebildiğimiz anlamına gelmez. 

Çocuk bedenini yalnızca içeriden duyumsayarak tanımaz; bakım veren kişinin dokunuşları, bakışı ve sözleri aracılığıyla da öğrenir. Açlık, sıcaklık, acı ve rahatlama başlangıçta birbirinden ayrışmamış deneyimlerken, tutulmak, beslenmek, sakinleştirilmek ve adlandırılmak bu duyumların zamanla bir bedende toplanmasını sağlar. Çocuğa yalnızca bakım verilmez; nasıl bir bedene sahip olduğu da söylenir. Güzel, zayıf, güçlü, narin, hareketli ya da sakar olduğumuzu çoğu zaman başkalarından duyarız. Bu sözcükler yalnızca bizi tarif eden ifadeler olarak kalmaz; bedenimize bakışımızın, onu nasıl taşıdığımızın, hatta ondan neler beklediğimizin bir parçası haline gelir. Bazen yıllar sonra bile bedenimize kendi gözümüzden mi, yoksa bir başkasının bakışından mı baktığımızı ayırt etmek kolay değildir. Özge Soysal’ın, psikanalizin ilgilendiği bedeni “sözcüklerle biçimlendirilmiş, sözcüklerin kat ettiği bir yabancı” olarak tanımlaması bu nedenle önemlidir (Soysal, 2016, s. 3). Beden hem en yakınımızdaki şey hem de yabancılığı en güçlü biçimde yaşayabildiğimiz yerdir. Onu tanırız ama her tepkisini anlayamayız; üzerinde karar veririz fakat her hareketini yönetemeyiz. Kimi zaman “benim bedenim” dediğimiz şeyin içinde ailemizden, kültürden ve yakın ilişkilerimizden kalan pek çok iz olduğunu fark ederiz.  


Nasio’nun beden üzerine olan dersine doğrudan bedeni tanımlayarak değil, kuramın işlevini tartışarak başlaması bu açıdan anlamlıdır. Nasio’ya göre kuramın yeri hakikatin yeridir. Bu, kuramın hakikati söylemesi değil, hakikatin bir söylemi devreye sokması anlamına gelir (Nasio, 2025, s. 189–190). Bu ifade, beden hakkında düşünürken nasıl bir dinleme biçimine ihtiyaç duyduğumuzu da anlatır. Bir hekim ile bir psikanalist aynı bedene yönelse de aynı soruları sormaz. Hekimin organları, dokuları ve bedensel işleyişi incelemesi yaşamsal önemdedir; psikanalist ise yaşanan bedensel olayın öznenin hayatında nasıl bir yer tuttuğunu anlamaya çalışır. Bu olay ne zaman ortaya çıkıyor, hangi sözün ya da ilişkinin yakınında yoğunlaşıyor, öznenin anlatısında neyi kesiyor ve neyi tekrar ettiriyor? Böylece beden yalnızca hakkında konuşulan bir nesne olmaktan çıkar; konuşmanın akışına karışan ve bazen bu akışı değiştiren bir unsur haline gelir. Freud’un dürtüyü “ruhsal olan ile bedensel olan arasındaki sınırda yer alan bir kavram” olarak tanımlaması da aynı noktaya açılır (Freud, 1915/1957, s. 121–122). Dürtü yalnızca biyolojik bir ihtiyaç ya da bedenden bağımsız ruhsal bir düşünce değildir; bedenden gelen uyarımın ruhsal yaşamda yarattığı çalışma talebidir. Beden ruhsal yaşama yalnızca bir malzeme sunmaz; zihni onunla bir şey yapmaya zorlar. 


Nasio’nun cinsel beden olarak adlandırdığı boyut da bu sınırda ortaya çıkar. “Beden bütünüyle zevktir ve zevk cinseldir” der Nasio (2025, s. 193). Buradaki cinsellik yalnızca genital etkinlik ya da biyolojik cinsiyet anlamına gelmez; bedende haz ile acının birbirine yaklaştığı, öznenin bilinçli isteğine bağlı olmayan bir yoğunluğu anlatır. Lacancı jouissance kavramı tam olarak bu fazlalığa işaret eder. Bazen bedeni canlandıran, bazen zorlayan, kimi zaman da aynı ıstırabın tekrar tekrar yaşanmasına yol açan bir yoğunluktur bu. Jouissance bütün bedene eşit biçimde dağılmaz; ağız, göz, ses, deri ve bedensel açıklıklar gibi belirli bölgelerde toplanır. Bir bakış, ses, koku ya da dokunuş bedenin geri kalanından ayrılarak güçlü bir etki yaratabilir. Bu nedenle psikanalizin bedeni uyumlu ve tamamlanmış bir bütün olmaktan çok, kısmi bir bedendir. Bazen özne unutmak isterken bedeni tekrar eder, uzaklaşmak isterken kendisini aynı yerde bulur, konuşmak isterken sesi kesilir. Semptomun kalıcılığı da yalnızca verdiği rahatsızlıkla değil, öznenin bütünüyle farkında olmadığı bir doyumu korumasıyla ilişkili olabilir. Bu yüzden semptom yalnızca ortadan kaldırılması gereken yabancı bir oluşum değildir; öznenin acısı kadar, o acıyı tekrar etme biçimi hakkında da bir şey taşır. 


“Beden hatırlar” deriz sık sık. Bu ifade deneyimimize yakın gelse de bedenin geçmişi değişmeden saklayan bir arşiv gibi çalıştığı düşüncesine dönüşmemelidir. Beden yaşanmış olanı olduğu gibi muhafaza edip yıllar sonra önümüze koymaz. Bedensel hatırlama, geçmişte söze bağlanamamış bir şeyin bugünde yeniden kurulması olabilir. Dolayısıyla semptom, geçmişte yaşanmış belirli bir olayın doğrudan kanıtı değil, geçmiş ile şimdi arasında tekrar tekrar kurulan tekil bir bağdır. Freud’un histerik semptom üzerine çalışmalarında “somatik uygunluk” adını verdiği kavram da bunu gösterir. Ruhsal bir çatışmanın bedensel bir semptoma dönüşebilmesi için bedenin de bu oluşuma belirli bir yol sunması gerekir (Freud, 1905/1953, s. 40–42). Burada ruhsal olan bedeni dışarıdan ele geçirmez; bedensel olan da tek başına semptomu açıklamaz. Semptom, ruhsal çatışma ile bedensel imkânın buluştuğu yerde şekillenir. Yine de buradan her semptomun hemen çözülebilecek gizli bir anlam taşıdığı sonucu çıkmaz. Sırt ağrısını “yük taşımakla”, boğazdaki düğümü “söylenemeyen sözlerle” eşleştiren hazır açıklamalar belirsizliği hızla ortadan kaldırır; fakat aynı hızla öznenin kendi sözünü de elinden alabilir. Aynı ağrı iki insan için bambaşka ilişkilere, anılara ve korkulara bağlanabilir. Bedenin herkese uygulanabilecek ortak bir sözlüğü yoktur. 


Bu yüzden bedenin “konuştuğunu” söylediğimizde ne kastettiğimize dikkat etmek gerekir. Beden, bizim çözmemizi bekleyen açık bir mesaj bırakmaz; daha çok sözün akışına karışır. Bazen cümleyi keser, bazen anlatıyı aynı yere döndürür, bazen de öznenin hiç düşünmediği bir sözün ortaya çıkmasına yol açar. Semptomu gizli bir cümleden çok, öznenin anlatısına yerleşmiş bir noktalama işareti gibi düşünebiliriz. Semptom, öznenin nerede durduğunu, hangi sözcüğün yanından geçemediğini ya da neyi tekrar tekrar anlatmak zorunda kaldığını gösterir. Nasio’nun “konuşan beden” dediği şey de bedenin bilinçli bir niyetle bize seslenmesi değildir. Konuşan beden, üzerindeki izlerin ve ayrıntıların öznenin söylemi içinde birbirleriyle ilişkiye girebildiği bedendir. Bir yara izi, bakış, duruş, sesin kısılması ya da tekrarlayan bir ağrı, ancak öznenin çağrışımları içinde başka şeylerle bağlandığında gösteren değeri kazanır. Anlam bedenin içinde hazır halde beklemez; konuşma sırasında, bir başkasına yönelirken kurulur. Nasio bu ayrımı bir yüz üzerinden anlatır: Bir yüz bizde duygu uyandırdığında imgesel bedenin parçasıyken, analitik bir sözü ya da müdahaleyi harekete geçirdiğinde gösteren beden haline gelir (Nasio, 2025, s. 194–195). Bedensel bir ayrıntının anlamı kendi biçiminde sabit değildir; kurduğu ilişkide ve yarattığı etkide ortaya çıkar. 

Bedenin imgesel yanı ise kendimizi nasıl bir bütün olarak tanıdığımızla ilgilidir. Nasio, “bedenimin imgesi […] bedenimin dışındadır” der (s. 195). İçeriden dağınık biçimde yaşadığımız bedensel duyumlara bir sınır ve biçim kazandırabilmek için dışarıdaki bir imgeye ihtiyaç duyarız. Aynadaki görüntüyü kendimiz olarak üstlenir ve “bu benim” deriz. Fakat kendimizi dışarıdaki bir görüntüde tanıdığımız için, bedenle ilişkimizin içine daha en başından bir yabancılık da yerleşir. Aynadaki beden düzenli bir bütünlük sunarken içeriden yaşanan beden her zaman bu kadar düzenli değildir; değişken, hareketli ve bazen anlaşılmazdır. Kendimizi iyi hissettiğimiz bir gün aynadaki görüntümüzle kolayca uzlaşabilirken başka bir gün aynı görüntü bize yabancı gelebilir. Değişen her zaman bedenimizin biçimi değil, o bedenin bizim için taşıdığı anlamdır. Üstelik aynaya hiçbir zaman bütünüyle yalnız bakmayız. Bedenimize bakarken üzerimizde daha önce dolaşmış bakışlar da oradadır. Beğenilme, eleştirilme, arzulanma ya da reddedilme ihtimali kendimizi nasıl gördüğümüze karışır. Öteki’nin bakışı zamanla içselleşir; kimse bakmıyorken bile bedenimizi dışarıdan değerlendirebiliriz. Bazen bedenimizde yaşamaktan çok, onu seyreden kişiye dönüşürüz. 


Günümüzde bedenin sürekli ölçülen, karşılaştırılan, iyileştirilen ve sergilenen bir projeye dönüşmesi bu dışarıdan bakışı daha da güçlendiriyor. Daha genç, sağlıklı, güzel, güçlü ve verimli olma çağrısı neredeyse hiç kesilmiyor. Buradaki mesele bedene özen göstermek değil, bedenin ancak kontrol altında tutulduğunda ve ideal bir görüntüye yaklaştığında kabul edilebilir sayılmasıdır.  Böyle olduğunda nasıl hissettiğimizin yerini nasıl göründüğümüz ne yaşadığımızın yerini ise onu ne kadar iyi yönettiğimiz alabilir. İdeal beden zamansızdır; yorulmaz, değişmez, hastalanmaz ve eksilmez. Yaşayan beden ise zamanın izlerini taşır, yaşlanır, dönüşür, haz duyar, acır ve bazen öznenin kurduğu düzene uymaz. Bedenin canlılığı tam da bu değişebilirliğinde bulunur. Onu yalnızca ideal bir imgeye indirgemek, öznel tarihin bedende bıraktığı izleri de silmeye çalışmak anlamına gelir. Oysa bedende bizi rahatsız eden her şey bir kusur değildir; kimi izler yaşanmışlığın, karşılaşmaların ve kayıpların taşıyıcısıdır. Soysal’ın beden ile Öteki arasında kurduğu ilişki burada yeniden önem kazanır. Öteki yalnızca bizi gören ya da hakkımızda konuşan kişi değildir; aynı zamanda talebimizi, şikâyetimizi ve sorularımızı yöneltebildiğimiz simgesel bir adrestir. Çocuk için bu adresi önce bakım verenler taşır; ilerleyen yıllarda yakın ilişkiler, kurumlar ve toplumsal figürler bu konuma yerleşebilir. İnsanın yaşadığını anlatabilmesi yalnızca sözcük bulmasına değil, o sözü duyabilecek bir adresin varlığına da bağlıdır. Böyle bir adres kurulamadığında beden bazen öznenin elinde kalan son ifade alanına dönüşebilir. Söze taşınamayan şey bedende gösterilir; simgesel olarak kurulamayan sınır, bedensel bir eylemle çizilmeye çalışılır. Bu eylemleri yalnızca kendine zarar verme ya da dikkat çekme isteğiyle açıklamak yetersiz kalır. Bazen bedensel eylem bir sınır arayışı, bir çağrı ya da Öteki’nin gerçekten orada olup olmadığını sınama girişimi olabilir. Psikanaliz bu nedenle semptomun karşısına hemen hazır bir anlam koymaz; onun öznenin sözünde nasıl bir yer tuttuğunu, neyi tekrar ettirdiğini, hangi ilişki içinde güçlendiğini ve ne tür bir doyumu koruduğunu araştırır.  


Her şeyin söze dökülebileceğini düşünmek de başka bir yanılsama olur. Bedende daima sözcüklerin ve imgelerin dışında kalan bir parça vardır. Lacancı anlamda bedenin gerçeği, onun hakkında ne kadar bilgi edinirsek edinelim tamamen açıklayamadığımız ve denetleyemediğimiz bu yandır. Gerçek, biyolojik gerçeklikle aynı şey değildir; sözün ve imgenin kuşatamadığı noktadır. Kendini bazen bir yoğunluk, bazen kaygı, bazen de tekrarlayan bir semptom olarak duyurur. O halde psikanalizin sözünü ettiği beden tek bir beden değildir. İçeriden duyumsadığımız, aynada gördüğümüz, başkalarının baktığı, sözcüklerin biçimlendirdiği ve jouissance’ın kat ettiği bedenler birbirleriyle kesişir ama hiçbir zaman tamamen örtüşmez. Bedenin öznel niteliği de bu örtüşmezlikte ortaya çıkar. İnsan bir bedene yalnızca sahip olmaz; yaşamı boyunca o bedenle bir ilişki kurmaya çalışır. Bu ilişki bazen yakınlık, bazen çatışma, bazen de yabancılık taşır. Belki de “Hangi beden?” sorusunun tek bir cevabının olmayışı tam olarak bundandır: Beden hem kendimiz olduğumuz hem de hiçbir zaman bütünüyle kendimize mal edemediğimiz yerdir.

  1. Bu yazının başlığı, Özge Soysal’ın yürütücülüğünde, J.-D. Nasio’nun Jacques Lacan’ın
    Kuramı Üzerine Beş Ders 
    (Livera Yayınları, 2025; çev. Özge Soysal ve Murat Erşen) adlı
    eseri çevresinde 4 Ocak, 8 Şubat, 8 Mart, 5 Nisan ve 3 Mayıs 2026 tarihlerinde düzenlenen
    aynı adlı tematik atölyenin beden oturumunda sorduğu “Hangi beden?” sorusundan hareketle seçilmiştir. ↩︎

Kaynakça

Freud, S. (1905/1953). Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria. The Standard Edition
of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud
, Cilt VII. Hogarth Press. 
Freud, S. (1915/1957).  Instincts and Their Vicissitudes . The Standard Edition
of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud
, Cilt XIV. Hogarth Press. 
Freud, S. (1923/1961).  The Ego and the Id . The Standard Edition
of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud,
Cilt XIX. Hogarth Press. 
Nasio, J.-D. (2025). Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders (Ö. Soysal ve M. Erşen,
Çev.). Livera Yayınları. 
Soysal, Ö. (2016). Toplumsal bağ kapsamında Öteki figürleri ve beden: Kimin bedeni, kimin
kararı?
 https://www.ozgesoysal.com/uploads/dosya/1505248266fb98-
oteki_Figurleri_ve_Beden.pdf 
Soysal, Ö. (2026, 4 Ocak–3 Mayıs). Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders [Tematik
atölye]. 
Freud’dan aktarılan cümleler İngilizce Standard Edition metinlerinden Türkçeleştirilmiştir.

Görsel: Eva Gonzalès, La Psyché (The Full-length Mirror), yak. 1869–1870. National Gallery, Londra.

Diğer Auteur Yazılar