Gerçek ve Aktarım
Gerçek ve Aktarım1
Lene Scharling
Türkçe Çeviri: Nilhan Algan
Çeviri Editörü: Özge Soysal
Öncelikle bu metni kısaca kendi bağlamına yerleştireceğim. Metin, geçtiğimiz yıl boyunca Uluslararası Lacancı Dernek’ten (Association lacanienne internationale, ALI) dünyanın farklı yerlerindeki meslektaşlarla birlikte yürüttüğümüz Lacan’ın Aktarım semineri (1960–1961) üzerine çalışmalardan doğdu. Beni tanımayanlar için belirtmek isterim: 2002’den beri ALI’deyim. Dernek üyesi olarak çeşitli seminerlere katılıyorum, ALI’nin internet sitesinde, Érès’te ve başka yayınlarda yayımlanan metinlerle bu çalışmalara katkıda bulunuyorum.
Gerçek ve Aktarım
Öznel Bölünmüşlüğün İçinde Aktarım2
Analitik kürde Gerçek, her zaman çalışabileceğimiz ve bir analize yön verebilecek olandır. Aslında sonucu şimdiden söylüyorum; örnekleri daha sonra vereceğim. Gerçek, ihtimaller, olası birleşimler ve olası konumlanışlar arasındaki imkânsızdır. Gerçek’in bir biçimi belirmedikçe ihtimaller açık kalır; yine de onu görmezden gelmek, bastırmak ya da inkâr etmek mümkündür. Lacan için Gerçek, analitik küre etik doğrultusunda yön verir. Bunu, Charles Melman’la birlikte araştırdığım bir mesele olarak, açık bir soru ve bir yönelim şeklinde dile getiriyorum. Gerçek, aktarım yoluyla kürün bir müttefikidir.
Aktarım, öznelliğin çok çeşitli durumlarda iş başında olduğunu ve Lacan’ın Freud’da gözlemlediği gibi, yaşam ile ölüm, Eros ile Thanatos arasındaki özsel bir şeyi açığa çıkardığını ifade eder. Eros ile Thanatos, kendilerine üçüncü bir terimin eklemlendiği bir ikilik oluşturur. Aristoteles’in sonunda kabul ettiği bu üçüncü terim, yani dışlanan üçüncü, iki terim ya da iki gerçeklik arasındaki her ikiliğin dışlanmış bir üçüncüyü varsaydığını ifade eder. Kısaca söylemek gerekirse —fazla hızlı ilerlemek her zaman biraz sorunludur; çünkü acele, tam da bir şeyi kavramanın söz konusu olduğu yerde kesinlik üretir— bu üçüncü terim, iki gösteren arasında olası bir özne olarak ayırt edilebilir. (“Bir gösteren, bir özneyi başka bir gösteren için temsil eder.”) Fakat daha şimdiden şu soru belirir: Söz konusu olan ölüm müdür, yoksa Şölen’de olduğu gibi diyalektik midir? Lacan, “Ölüm dürtüsüyle mi, yoksa diyalektikle mi karşı karşıyayız?” diye sorar ve şöyle yanıtlar: “Evet, bizi şaşkınlığa götürdüğü ölçüde.” (8 Ekim 1960, ALI 2005 PDF baskısı, s. 16)
Şaşkınlık- Gerçek ve Aktarım
Platon’un Sokrates’in Savunması’nda şaşkınlıkla karşılaşırız: varoluş ve varlık karşısında felsefi bir şaşkınlık, şaşırabilme yetisi. İngilizcede genellikle wonder sözcüğünün kullanıldığını biliyorum; ancak Fransızcadaki étonnement, düşünceli bir hayranlık hâlinden çok, sürprize ya da beklenmedik olana yakın bir anlam taşır. Astonishment, yani şaşkınlık, Gerçek’e daha uygun düşer. Analist, bedenin tezahürleri olan sözcükleri, jestleri, nefesleri ve iç çekişleri almaya açık kalır. Böylece bu açıklık, ters çevrilmiş çiçekler şemasına göre, projektif düzlem üzerinde, sahnede oynanmakta olanı sahneye koymanın bir biçimine dönüşebilir. İçbükey aynanın düzlemi, Freud’un kullandığı anlamıyla bir öte olarak büyük Öteki’yi konumlandırır. Lacan da ters çevrilmiş vazonun ve ayna aracılığıyla vazonun içinde görülen çiçeklerin imgesiyle bunu belirginleştirir. Bu noktaya geri döneceğim.
Tiyatroya, yani sözün, edimlerin ve jestlerin sahnelenmesine gelince, ben genç yaşta Oburiks misali kendimi tiyatro kazanının içinde buldum. Oyunculuğu, bakışı taze tutarak ve dikkatle dinleyerek şaşırabilme yetisini canlı tutma sanatı olarak görüyorum. Böylece söz, sözün ortaya çıkardığı şey ve Gerçek’le nasıl başa çıktığı bakımından karşılanabilir. Sözün ilk anda dile getirmediği şey, analitik sahnede olup bitenler aracılığıyla analist tarafından açığa çıkarılabilir. Lacan’ın L’Étourdit’de formüle ettiği de budur: “ Qu’on dise reste oublié derrière ce qui se dit dans ce qui s’entend.” “Söyleme edimi, işitilende söylenenin ardında unutulmuş kalır” (Scilicet 4, s. 5) Bu ifade, sözün ve yazının aldığı çeşitli dönüşlere bir gönderme olarak okunabilir3 ; bunların klinikte gözlemlenmesi ve dinlenmesi analitik pratiği oluşturur. Scilicet’deki ikinci cümle de dikkate değerdir: Fransızcadaki dilek kipi, bir kuşku boyutu getirir. Mutlak bir yargı ortaya koymak yerine, özneyi de beraberinde getiren kuşkuya yer bırakır.
Dolayısıyla analitik pratik ne teatralliğe ne de yalnızca yazının harf düzeyinde kaldığı bir işleyişe indirgenebilir. Bu düzeyde kalmak, tek başına bir pratiği düzenlemeye yetmez. Burada söz konusu olan bir uzlaşma meselesi de değildir; yazıda biçimlenen düşüncedir ve bu düşünce, kendi başına, ölü bir harf olarak kalır. Analizanın seansta özne olarak canlılığı, nefes ve söz aracılığıyla algılanabilir ve duyulabilir. Söz, bütünüyle düşünsel ifadeler ya da sorular biçimini aldığında bile, arzu tarafından harekete geçirilir. Belirleyici olan dürtüdür.
Freud’un yaşam dürtüleri ve ölüm dürtüleri —Lebenstrieb ve Todestrieb— aracılığıyla analitik çalışma, talepte şimdi ve burada zaten mevcut olanı belirginleştirmekten, ön plana çıkarmaktan oluşur. Nesne zaten oradadır. Aktarımın açtığı imkân sayesinde, psikanalitik söylem analitik kürde diyalektik bir biçim olarak işleyebilir. Buna geri döneceğim.
Freud aktarımı, bir yerden başka bir yere taşımayı, öteye nakletmeyi ifade eden Almanca Übertragung terimiyle tanımlar. Freud’un da konuştuğu Yidişte bu terim איבערטראָגונג [ibertrogung] şeklindedir; kelimesi kelimesine “öteye taşımak”, “başının üzerinden taşımak”, yani bir başka düzleme aktarmak anlamına gelir. Lacan, Şölen’de aktarımla ilişkisi bakımından bunu çeşitli anlarda gösterir. Bu anlar Gerçek’le de ilgilidir. Gerçek, seminer boyunca çeşitli biçimlerde belirir.
Gerçek’in farklı biçimleriyle ilgili olarak Charles Melman’la Éditions Passage için yaptığım, Toplumsal Gerçek’in Ruhsal Gerçek’e Baskınlığı başlıklı söyleşiyi kısaca hatırlatmak isterim. Söyleşi, ekonomik kriz bağlamında ve onun Yeni Ruhsal Ekonomi kitabının yayımlanmasıyla birlikte yayımlandı. ALI’nin internet sitesinde bulunabilir. Charles Melman şu ayrımı yapar: “Ruhsal Gerçek vardır, bir de toplumsal Gerçek; bu, Gerçek’tir, başka bir şey değil. Cüzdanımda artık para yoksa bu Gerçek’tir.”
Lacan, başka bağlamlarda olduğu gibi, Phaidros üzerinden de Gerçek’i konumlandırır ve şöyle der: “Tanrılar, Gerçek’in bir tezahürüdür… bu tezahürden simgesel bir düzene her geçiş, bizi Gerçek’in bu açığa çıkışından uzaklaştırır.” (7 Aralık 1960, 2005, s. 56) Eros ile Thanatos’a geri dönelim. Lacan’ın ölüm dürtüsü ve fiilî ölüm üzerine, iki ölüm arasında yürüttüğü tartışma; ölüm fikrini, ruhsal ölümü ve gerçek ölümü birbirinden ayırmanın bir yolu olarak anlaşılabilir. Lacan, bir yanda bir yazgı olarak Sokrates’in ölüme mahkûm edilişini, diğer yanda ise izlediği yolun titizliğine bağlı kalarak ölüm dürtüsünü keşfeden Freud’u birbirinden ayırır.
Burada narsisizm ya da ölüm dürtüsüne bağlı sadomazoşizm meselelerine girmeyecek, şu diyalektik noktada kalacağım: Ölüm, Gerçek’in bir tezahürü olarak, imkânsızlığın edebî bir boyutunu da ortaya koyabilir. Ölüme yönelen diyalektik akıl yürütme, izlediği kurallar aracılığıyla canlıların nihai bir sınırı bulunduğunu görünür kılar.
Aktarımda Hakikat
Peki analitik kürde nasıl ilerlenir? Hakikat nedir? Sokrates’in istenmiş ve gerçekleştirilmiş ölümü, adaleti ve hakikati bakımından yüzyıllardır çözümsüz kalmıştır. Lacan, hakikatin kendisinin de diyalektik olduğunu hatırlatır. (8 Ekim 1960, 2005, s. 16)
Mantığın farklı biçimleri vardır. Tasımın (mantıktaki kıyas) —bütün insanlar ölümlüdür; Sokrates insandır, öyleyse Sokrates ölümlüdür— ardından sofizme geçelim. Lacan bizi bu geçişe davet eder; çünkü sofist mantık, gerçekten geçerli olmadığı hâlde kendisini doğru bir kanıtlama olarak sunar. Lacan’ın bu seminerde de değindiği “yeni sofizmi”, Üç Mahkûm (14 Haziran 1961, 2005, s. 586), aceleyle, tez elden sonuca varmayla yönetilen bir akıl yürütme biçimidir. İnsanlar arasında bir insan olmayı başaramama korkusundan, hakikat gibi görünen bir şey üretir. Sofizmler, Lacan’ın “yanlış tanımanın çok özel bir biçimi” dediği şeyden doğar.
Bilinen bir sofizm şöyledir: Taş uçamaz. Sokrates uçamaz. Öyleyse Sokrates taştır. Burada gözden kaçan, farklı mantıksal kategoriler arasındaki ayrımdır. P önermesi doğrudur ve Q önermesi doğrudur; bundan Q’nun P olduğu sonucu çıkmaz. Böyle bir çıkarım gerçekliğe temas etmez; çünkü karşılaştırmanın kendisi anlamsızdır. Hatta Gerçek’in devre dışı bırakıldığını da ileri sürebiliriz.
Sokrates bir sofist değildi. Platon, sofistlerin filozof olmadığını açıkça belirtir. Burada Platon’un diyalektiğinin getirdiği katkının tam merkezine ulaşırız. Sokrates’e ayrılan diyaloglar boyunca —Savunma, Phaidon, Şölen ve ayrıca Devlet— hareketi diyalektik olan bir dizi argümanla karşılaşırız. Bu yöntem analitik kürde çok değerlidir; çünkü analitik çalışmanın gerçekleştiği “durum” içinde işleyen diyalektik, ortaya çıkanın farkına varılmasını sağlar. Daha doğrusu, seminerin alt başlığında belirtildiği gibi, yalnızca bir “durum” olduğu varsayılan şeyden ve onun teknik gezintilerinden söz ediyoruz. “Varsayılan”, çünkü Lacan’ın belirttiği üzere, bir durum yoktur. (15 Mart 1961, 2005, s. 206)
Söz konusu olan, talebin ötesinde ve berisindedir (au-delà et en-deçà). Düşüncesini birine yüksek sesle dile getirmek, insanın yalnızca kendi içinde yaşadığı düşüncelerin üretemeyeceği etkiler doğurur. Dolayısıyla Gerçek aynı biçimde konumlanmaz. Lacan, tanrılar aracılığıyla, Freud’da da olduğu gibi öteye ilişkin bir bağ üzerinden, Yunan tanrılarının açıkça Gerçek’e ait olduğunu söyleyebilir. (30 Kasım 1960, 2005, s. 49)
Alkibiades
Peki ya özne? Şölen’de, Platon’un anlatısını kurma biçiminde özsel bir şeyi noktalıyor gibi görünen unsurlar vardır. Bir yandan Şölen, anlatıların anlatısıdır: Bir kişi, bir başkasının söylediklerini anlatır. Bu nedenle anlatı, tek bir bireyin hakikati olarak ele alınamaz. Aktarılan anlatının taşıdığı hakikat, tek bir insanın hakikati değildir; böylece olgusal anlatım, edebî anlatım ve anlatılan şey arasında bir mesafe oluşur. Dolayısıyla hakikat öyle kolay kavranamaz; felsefi yol tam da budur. En azından bu metin, gerçekten olup bitenlerin hakikatine doğrudan tanıklık olarak ele alınamaz.
Diyaloğu yakından okumak, Eros’a art arda sunulan övgülerin yinelenen bir motifle çerçevelendiğini de gösterir. Anlatıyı çerçeveleyen bu motifin dikkate alınması önemli görünmektedir. Her konuk konuşmaya başlamadan önce Eryksimakhos, “ek bir öneride bulunur: flütçü kız gönderilsin”. Ardından, Eros üzerine bütün konuşmalar tamamlandığında eğlenceye katılanlar gelir; “aralarında, anlaşıldığı kadarıyla, bir flütçü kızın sesi” de duyulur. Bu ses, büyük aşk ilanını, Sokrates’e Övgü’yü sunmak üzere “flütçü kızın ve beraberindeki birkaç kişinin desteğiyle” içeri giren Alkibiades’in gelişini duyurur. Böylece flütçü kız, beraberindekilerle birlikte Eros üzerine konuşmalar dizisini hem başında hem sonunda çerçeveler; başka bir deyişle noktalar. Alkibiades de Sokrates’ten söz ederken flüt imgesine döner: “Belki de flüt çalmadığımı söyleyeceksin. Oysa sen de bir flütçüsün, hem de sözünü ettiğim kişiden çok daha olağanüstü bir flütçü! O, ağzından çıkan güçle, çalgılar aracılığıyla insanları büyülerdi; bugün de onun ezgilerini çalan herkes bunu yapar. Çünkü Olympos’un flütle çaldığı o ezgilerin, ona bunları öğreten Marsyas’ın ezgileri olduğunu söylüyorum. Sokrates ise hiçbir çalgı kullanmadan tam olarak aynı etkiyi yaratır (d)… Kendimizden geçeriz.” (Şölen, 215(d))
Alkibiades böylece Sokrates’in hakikatine tanıklık eder: Baştan çıkarmaya elverişli bütün koşullara rağmen, baştan çıkarma girişimi sonuçsuz kalmıştır. Bu anlamda onun tanıklığı yalnızca bir olayı anlatmaz; Sokrates’in arzu karşısında aldığı tekil konumu da açığa çıkarır. Sokrates, tam da Alkibiades’in onu çekmek istediği yere direnir. Ancak Sokrates ikna olmaz ve Alkibiades’in övgüsünü kabul etmez. Ona yanıldığını söyler. Sevdiği Sokrates değil, Agathon’dur. Bu durum, Freud’un analitik kürde farkına vardığı şeyi hatırlatır: Söz konusu olan tam da aktarımdır. Sevilen analist değildir; aktarım yoluyla sevilen bir başkasıdır.
Çünkü gördüğümüz ile görülen aynı şey değildir. Herkes kendine özgü bir biçimde görür. Herkes kendine özgü bir biçimde tahayyül eder. Hiçbir gösteren, yalnızca tek bir anlama götürmez. Sevdiğimizi kollarımızda tuttuğumuzda bile, kollarımızdaki kişiyi en açık biçimde gözlerimiz kapalıyken görürüz; nesne çoktan kapalı gözün ardındaki karanlığın derinliklerine çekilmiştir.
Apotheosis*4
Seminerin sonunda Gerçek’in özel bir biçimi belirir; ben bunu bir apotheosis, bir doruk noktası olarak okuyorum. Lacan, birbirini izleyen anlar aracılığıyla bizi yavaş yavaş oraya götürür. Seminerin temel eklemlenişlerini bir araya getirir. Grafikler de bir şeyin ancak sonradan, après-coup, Nachtrag, sonradanlık etkisi içinde kavranabileceğini gösterir. Sanki şeyler kronolojik bir sıra içinde birbirini izliyormuş gibi yaşarız; oysa gerçekte, daha baştan belirleyici görünmüş olanı daha açık seçik ayırt etmek için sürekli onlara döner, onları tekrar ederiz.
Öyleyse Lacan’ın apotheosis’i, bizi birbirine benzer bir dizi andan geçirmesinden oluşur: Psykhe ve Eros tablosundaki vazo ile içbükey aynadaki vazo. Lacan şöyle yazar: “İdeal ben ile ben ideali arasındaki ilişkinin bütün diyalektiğini eklemlemek için ters vazo yanılsaması adını verdiğim biçimde kullandığım imge tam da budur.” (12 Nisan 1961, 2005, s. 239)
Vazo, bedenin zamansallığını simgeler. Grafiklerin zamanı tersine çevirmesi gibi, ters çevrilmiş vazo da çiçeklerin düşmesine yol açar. Bu, düşüşü içindeki küçük a nesnesidir (objet petit a). Böylece, içbükey aynada, arkada yer alan konumdan —analistin bulunduğu yerden— bakıldığında çiçekler vazodan çıkıyormuş gibi görünür; oysa gerçekte baş aşağı durmayı sürdürürler.
Bakış açısının bu yer değiştirmesiyle, nesnenin kaybı —ya da onun bir benzeri olan kısmi nesne— büyük Öteki’nin, yani ayna düzleminin yansıması aracılığıyla, bir eksikliği çiçeklerin açılıp belirmesiyle çakıştırır; sanki çiçekler tam da bu eksikliğe rağmen yukarı doğru fışkırıyormuş gibi. Çiçekler, büyük Öteki’nden çıkan bir gösteren değildir; düşerken, eksiklik aracılığıyla büyük Öteki’ne doğru yükselen, arzulanan nesnedir.
Gösteren aracılığıyla jouissance vardır; başka bir gösteren tarafından tanımlandığı ölçüde anlam ifade eden, bunun dışında hiçbir şey ifade etmeyen bir gösteren. Bu sürecin sonu yoktur. Varoluşun Gerçek’ine ait bir sonsuzluğa açılır. Bunların hepsi seminerin metninde bulunabilir.
Lacan, Breuer’i izleyerek ve kısmi nesneyle bağlantılı olarak, nesneden çıkarılmış olanın genital organ olduğunu söyler. Buradan şu düşünce doğar: Asıl fışkıran çiçeklerdir; kavranması gereken, ama hiçbir gösterenle asla ele geçirilemeyecek olanın apotheosis’i olarak. Ona yalnızca olası metaforlar aracılığıyla yaklaşılabilir; betimlerken aynı zamanda gizleyen ya da sanatçısına göre kimi zaman açığa çıkaran resimler aracılığıyla: imkansızı, Gerçek’i.
Aktarım, Gerçek yoluyla ve Gerçeği hesaba katarak bilinçdışı olarak ele alınan, bilinmez
olarak kalmış olana yaklaşmayı mümkün kılar.
Lacan, Gerçek’e ilişkin bu noktaya tekrar tekrar döner ve onu birbiriyle bağlantılı çeşitli figürler aracılığıyla sunar. Bunlardan biri, Psykhe ve Eros tablosudur. Psykhe’nin kesiği, zaten yok olan bir nesneye yönelir. Nesne zaten eksiktir; eksik vazonun arkasında gizlenmiştir.
Afrodit’i gördüğümüzü sanırız; oysa gördüğümüz Afrodit değil, köpüktür.
Şehri seyrettiğimizde, nesneden çıkarılmış olanı algılarız; şehrin kendisinin temsil etmediği, ama yine de temsilcisi olduğu şeyi görürüz.
Fransızcada apotheosis’in bouquet olduğu söylenebilir; burada bouquet, yani buket, doruk noktası anlamına gelir. L’apothéose, c’est le bouquet. Apotheosis, bukettir.5
Düşüncelerin çoğalıp taşması bir süreliğine rahatlama sağlayabilir; sanki nesneyi arayan öznenin hakikati bu düşüncelerdeymiş gibi. Tıpkı Alkibiades’in sarhoşluğunun onu hakikatleri söylemeye götürmeyip, erişilemez ve imkânsız kalan bir Gerçek’in eşiğine kadar ona eşlik etmesi gibi.
Tartışmanın Özeti
Alexis Chiari — Seminerin başından sonuna kadar uzanan bu yolculuk için teşekkür ederim. Seminerdeki aktarım içinde Gerçek’i adım adım izlemeyi seçtiğiniz için çok teşekkürler.
Bir sorum var; çünkü bence gerçekten önemli bir şey söylüyorsunuz: Grafik tersine çevrilmiş zamanla nasıl ilişkiliyse, vazonun da zamansallıkla ilişkili olduğunu söylüyorsunuz. Bu da bize Lacan’ın optik şemayı seçişini hatırlatıyor. Bu, hiçbir şekilde optik bir metafor değil; doğrudan zamansallık meselesiyle ilgili: Ne olabilir, söylediklerimizden ne göreceğiz ne işiteceğiz ve Gerçek’le ilişkimizde nasıl bir değişim meydana gelir? Gerçek ve aktarım üzerine söyledikleriniz açısından zamansallıktaki değişimi nasıl düşündüğünüzü, önerinizin merkezindeki bazı yönleri biraz açabilir misiniz?
LS — Zamansallık içinde gerçekleşen değişimler mi? Çok kesin bir soru; biraz zaman gerektiriyor. Böylesine kısa bir metnin ardından tartışmayla devam etmek her zaman çok zor. Her şey, olduğu hâliyle, şimdi ve burada. Şaşırtıcı olabilir; beklenmedik bir karşılaşma, bir hayret ve düşünme anı olabilir. Şeyleri, deyim yerindeyse, bu hayretin içine almak; tam o anda orada olup biteni tanımak, görmek, farkına varmaktır. Bir şeyler söylenir, ama aynı zamanda bir şeyi de gizlerler. Bazen gerçekten bir şey belirir; biz de o anda bu yerdeyizdir. Bize söylenir, fakat göründüğünün aksine, söz konusu olan biz değilizdir. Bize çok özel bir biçimde, oldukça yoğun bir şekilde söylenir ve deyim yerindeyse işler; bir şey olur. Bu, açık bir sorudur.
AC — Sorum çok kesindi, ama sanırım gerçekten merkezi bir noktaya temas ediyorsunuz. İnsanlar bir anlamda bizimle konuşmaya geliyorlar… Ama geçmiş hakkında hiçbir şey yapamazsınız; gerçekten olup bitmiş olan hakkında hiçbir şey yapamazsınız. Aslında bu, gerçekten olup biteni ele alışımızda ya da Gerçek’ten, Gerçek’in ısrarından ortaya çıkabilecek olanda bazı değişimlerin belirebileceği anlamına gelir. Soruyu bu yüzden sormuştum. Bu nokta gerçekten önemli.
LS — Şimdiden başka hiçbir şey olmadığını da söyleyebiliriz. Tekrar tekrar. Öyleyse şimdiyle uğraşmak zorundayız. Geçmiş yok; bitmiştir. Ama onun hakkında bir şey söyleyebiliriz ya da bize belirtiler, duygular olarak geri gelir; o zaman bunlarla bir şey yapabiliriz. Belki. Dolayısıyla geçmiş yoktur; herhangi bir şeyi analiz etmeye gerek yoktur, fakat bazı şeyler belirir ve ısrar eder; bu bilinçdışıdır, bu arzudur. İşte orada, şimdi, bir şey mümkündür. Şimdi olmaktadır. Yalnızca Gerçek’in bir anını adlandırmaya çalışıyorum; kendi içinde imkânsız olan bir şeyi.
- “Gerçek ve Aktarım” (“Real and Transference”), Lene Scharling’in 11 Temmuz 2026 tarihinde A.L.I. tarafından İngilizce olarak düzenlenen “Transference” (Aktarım) başlıklı uluslararası çalışma gününde yaptığı sunumun yazılı hâlidir. Çeviride İngilizce metin esas alınmıştır. Türkçe çevirinin Atölye/A-te-Lier İnisiyatifi ve A.L.I. web sitelerinde yayımlanması için yazarın kendisinden izin alınmıştır. ↩︎
- Kaynak metindeki subjective disparity, bu pasajın bağlamında “öznel bölünmüşlük” olarak yorumlanarak çevrilmiştir. Bununla birlikte disparity, aktarımda analist-analizan çiftinin öznel konumlarının birbirine denk olmayışına işaret eder. Dolayısıyla başlıktaki tercih, yalnızca öznenin bölünmüşlüğü üzerinden değil, analist ile analizanın konumları arasındaki asimetri de gözetilerek okunmalıdır. (ç.n.) ↩︎
- L’Étourdit, Lacan’ın bu metninde duyurduğu üzere les tours du dit olarak okunduğunda söylenenin aldığı dolayımlar olarak anlaşılır. (ed.notu) ↩︎
- Apotheosis, “tanrılaştırma” anlamının yanı sıra mecazen görkemli bir doruk noktasını da ifade eder. Lene Scharling, sözcüğü hem “çiçek demeti” hem de “büyük final” anlamına gelen bouquet üzerinden açıklar. “Tanrılaştırma” anlamı, metinde tanrıların Gerçek’in tezahürleri olarak ele alındığı pasajla birlikte de okunabilir; ancak yazar bu bağlantıyı açıkça kurmaz. Bu anlam katmanlarını ve olası çağrışımı korumak amacıyla sözcük özgün biçimiyle bırakılmıştır. (ç.n.) ↩︎
- Fransızca bouquet, “çiçek demeti” anlamının yanı sıra, havai fişek gösterilerinin sonundaki görkemli toplu patlamayı ve buradan hareketle bir gösterinin büyük finalini de ifade eder. L. Scharling’in “L’apothéose, c’est le bouquet” sözü, bu iki anlamı buluşturan bir söz oyunu olarak okunabilir: Optik şemadaki çiçek demeti, aynı zamanda vazo, nesnenin eksikliği ve Gerçek üzerine geliştirilen düşüncenin doruğuna işaret eder. Çeviride sözcüğün her iki anlamı da korunmaya çalışılmıştır. (ç.n.) ↩︎
Görsel: Zucchi, J. (1589). Amore e Psiche [Tuval üzerine yağlıboya]. Galleria Borghese, Roma. https://www.collezionegalleriaborghese.it/en/opere/cupid-and-psyche
