Anlatının Sınırında: Aşk ve Aktarım
Anlatının Sınırında: Aşk ve Aktarım1
Nilhan Algan
(…) kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
— Attilâ İlhan, An Gelir
Aşk üzerine bir anlatı, öznenin arzusuyla kurduğu ilişkinin izlerini taşır. Hatırlanan karşılaşmalar, başlangıç sayılan anlar ve geçmişe sonradan verilen anlamlar, anlatanın kendisini ve sevdiği kişiyi hangi konumlara yerleştirdiğini duyurur. Öte yandan aşk anlatıları, onları yaşayanların yokluğunda da dolaşımını sürdürür. Bir başkasının belleğinde, sesinde veya yazısında yeniden kurulan hikâye, geçmiş bir karşılaşmayı yeni bir muhataba taşır. Bu aktarılma sırasında korunanlarla unutulanlar, anlatılanlarla söylenemeyenler birbirine eşlik eder. Bir aşk anlatısını dinlemek, bu nedenle de öznenin arzusuyla kurduğu ilişkiye de kulak vermeyi gerektirir.
Lacan’ın VIII. Seminer’de Platon’un Şölen’ine başvurması, aşkın dile gelişiyle aktarımın işleyişini birlikte düşünmek için bir alan açar. Konuşmaların içeriği, onları söyleyenlerin arzularından, sözlerini yönelttikleri kişilerden ve aralarında gerçekleşen karşılaşmalardan ayrı ele alınamaz. Aşk üzerine söylenen söz, dile getirdiği düşünceyle birlikte, söylendiği anda yöneldiği adresle kurduğu ilişki bakımından da önem kazanır (Lacan, 2015, 23 Kasım 1960 tarihli ders).
Şölen’in bu bakımdan belirleyici anlarından biri, Alkibiades’in gelişidir. Aşkın nitelikleri üzerine düzenlenmiş söylevlerin ardından, kendi aşkını ve bu aşkta karşılaştığı güçlüğü anlatan biri söz alır. Alkibiades, Sokrates’e yakınlaşmak için yaptıklarını, ona sunduklarını ve beklediği karşılığı alamayışını, Sokrates’in de bulunduğu topluluk önünde dile getirir. Böylece o ana kadar aşk üzerine yapılan konuşmalar, Eros’a sunulan övgüler, konuşanın kendi arzusuyla sahneye çıktığı bir olaya dönüşür. Anlatılan geçmiş, o anda kurulan ilişkinin içinde yeniden etkili olmaya başlar (Platon, 2006, 212c–222b).
Bu sahneye Alkibiades’in bedeni ve güzelliği de katılır. Diotima’nın anlatısında güzel bedenlere duyulan aşk, güzelliğin araştırılmasının ilk uğraklarından biridir; bedenden hareket eden arzu, tek bir bedene bağlılığın ötesine uzanır (Platon, 2006, 210a–211d). Ancak güzelliğe verilen bu felsefi değer, güzel kişinin arzuladığı karşılığı alacağına ilişkin bir güvence sunmaz. Başkalarının hayranlığına alışmış Alkibiades, Sokrates karşısında güzelliğinin beklediği etkiyi yaratmadığı bir durumla karşılaşır. Kendisinde değerli bulduğu ve sunabileceğine inandığı şey, ötekinin arzusunu garanti altına almaya yetmez.
Alkibiades’in Sokrates’te gördüğü değer ise görünüşün ardında saklıdır. Onu, açıldığında içinden tanrı tasvirleri çıkan Silenos heykelciklerine benzetir. Kendi bedensel güzelliğiyle Sokrates’te bulunduğunu düşündüğü bu hazine arasında bir değiş tokuş mümkünmüş gibi yaklaşır ona. Fakat iki değerin birbirine karşılık geleceği varsayımı aksar. Kişinin sevilmeye değer bulduğu nitelikleriyle ötekinin arzusunun yöneldiği şey örtüşmeyebilir. Sevilen olmaya alışmış Alkibiades, seven konumunda, kendi eksikliğiyle karşılaşır.
Bu karşılaşmanın güçlüğü, anlattıklarında etkisini sürdürür. Alkibiades över, sitem eder, diğerlerini tanık kılar. Sözü, önceki yakınlaşma girişimlerinin devamı olarak da işitilebilir. Sokrates’le arasında olup biteni anlatırken aralarındaki ilişki üzerinde yeniden etkide bulunmaya çalışır. Alkibiades aşkını anlatırken, aynı zamanda aşkıyla birine seslenir.
Sokrates’in karşılığı ise bu seslenişe beklenmedik bir yön verir. Alkibiades’in konuşmasında Agathon’un yerini göstererek, kendisine yöneltilen övgünün başka bir ilişkiyi de düzenlemeye çalıştığını belirtir. Böylece anlatı, Alkibiades’in sunduğu çerçevenin dışından okunur. Söyledikleri kendisine başka türlü döner; Sokrates’le arasındaki yakınlığın hikâyesinde üçüncü bir kişinin yeri belirir. Konuşan kişi, kendi sözünün bütün anlamını ve etkisini belirleyemediği bir durumla karşılaşır.
Lacan’ın belirttiği üzre aktarımı imgesel, simgesel ve gerçek boyutlarıyla birlikte düşünmenin gereğini bu sahne üzerinden araştırabiliriz. Alkibiades’in kendi güzelliğine ve Sokrates’in saklı hazinesine ilişkin tasarımları, aşkta kendisine ve ötekine verdiği yerleri gösterir. İmgesel boyutta, kişinin kendisini nasıl gördüğü, nasıl görülmek istediği ve ötekinden beklediği tamamlanma etkilidir. Söz bir muhataba yöneldiğinde ise bu tasarımların ötesine uzanan bağlantılar açılabilir. Sokrates’in Agathon’a işaret eden karşılığı, konuşmayı iki kişi arasındaki hayranlık ve hayal kırıklığı çevresinden çıkararak başka bir perspektife açar. Simgesel boyut, söylenenin konuşanın niyetini aşabilmesine ve öznenin konumunun yeniden sorulabilmesine imkân verir.
Bununla birlikte, böyle bir yorumun her şeyi açıklayıp ilişkiyi tamamlayacağını düşünemeyiz. Sevenin eksikliğiyle sevilende bulunduğunu varsaydığı şey arasındaki uygunsuzluk sürer. Aktarımın Gerçek boyutunu, bu sahnede, anlatının ve beklentinin bütünüyle içine alamadığı sınırda düşünmek mümkün. Güzellik karşılığı garanti etmez; sevilen kişiye atfedilen değer, onun sevenin eksikliğini giderebileceğini göstermez. Arzunun hesabında kapanmayan bir açıklık kalır.
Bu üç boyut aynı karşılaşmada birbirine bağlanır. İmgesel bir bütünlük beklentisinin aksaması, kendiliğinden yeni bir söz üretmez. Kişi aynı açıklamaya daha sıkı tutunabilir, kendi değerini yeniden kanıtlamaya çalışabilir veya ötekinin yanıtını yanlış anlama sayabilir. Fakat kimi zaman anlatı alışılmış biçimiyle sürdürülemez. Tekrarlanan cümleler yeterliliğini kaybeder; kişinin bildiğini düşündüğü hikâyede bir soru belirir.
Gerçeğin kendini hatırlatışını, anlatıda ortaya çıkabilecek böyle bir kırılmayla birlikte ele almak istiyorum. Buradaki gerçek, olayların sonunda ortaya çıkarılan eksiksiz bilgisi anlamına gelmez. Anlamlandırmanın bütünüyle kuşatamadığı, öznenin kurduğu açıklamayı tamamlamaya direnen boyutu ifade eder. Her susuşu, çelişkiyi veya şaşkınlığı doğrudan gerçeğe bağlamak mümkün olmasa da bazı anlarda anlatının çevresinde döndüğü sınırın etkisi duyulabilir.
Psikanalist Lene Scharling, Gerçek ve Aktarım başlıklı çalışmasında gerçeği, analitik çalışmanın yönünü belirleyebilecek bir dayanak olarak ele alır. “Gerçek, aktarım aracılığıyla analitik çalışmanın müttefikidir” ifadesi, gerçeğin belirişiyle analitik çalışmanın imkânı arasındaki bağı vurgular (Scharling, 2026, s. 1). Gerçeğin belirişi, mümkün sayılan bağlantılar ve beklentiler arasında bir imkânsızlığı duyurur. Bunun özne tarafından tanınacağı ise güvence altında değildir; Scharling, karşılaşılanın görmezden gelinebileceğini, bastırılabileceğini veya inkâr edilebileceğini de hatırlatır. Böylece bir sınırla karşılaşmak ile o sınırdan hareketle çalışabilmek arasındaki açıklık korunur.
Bu açıklık, anlamın sarsıldığı anda dinleyenin konumunu da gündeme getirir. Psikanalist Özge Soysal, Yalnızlık Üzerine yazısında yalnızlığı “sembolik bir adres arayışı, öznel bir yer oluşturma çabası” olarak ele alır (2026, s. 2). Soysal’ın tartıştığı zorlu geçişlerde, tanıdık anlamların çözülmesi özneyi çağrışımların sürükleyiciliğine bırakabilir; anlam içeren bir yorumda acele etmek de bu güçlüğü artırabilir (2026, s. 3–4).
Bu uyarıdan hareketle, aşk anlatısının kesintiye uğradığı yerde dinleyenin açıklamayı bir an önce tamamlama eğilimini sorgulayabiliriz. Alkibiades’in Sokrates’te bulunduğunu varsaydığı hazine gibi, anlatıyı dinleyene de eksik olan yanıtı verebileceği bir yer atfedilebilir. Dinleyenin bu beklentiyi nasıl karşıladığı, öznenin kendi sözünde açılan soruyla kalabilmesi bakımından önemlidir. Soysal’ın yalnızlığı öznel bir yer oluşturma çabasıyla ilişkilendirmesi, burada tamamlanmanın ötesinde bir bağın imkânını düşündürür: Bir başkasına seslenirken, onun bizim yerimize söyleyemeyeceği sözün sorumluluğunu alabilmek.
Kaçandan itibaren sürdürülen simgesel çalışma, bu sorumluluğun üstlenilebileceği bir alan açabilir. Kişi aynı olayı anlatırken daha önce duymadığı bir beklentisini işitebilir; ötekine ilişkin kesin bir yargının içinde, kendi arzusuna dair bir soru belirebilir. Burada gerçeğin bütünüyle söze çevrilmesinden söz edemeyiz. Değişebilen, öznenin anlatamadığı veya aynı biçimde anlatmayı sürdürdüğü şeyle kurduğu ilişkidir. Yeni bir söz, giderilemez aralığın konuşmaya yer açmasıyla mümkün olabilir.
Scharling’in diyalektik üzerine vurgusu, bu değişimin bir muhatapla nasıl ilişkili olduğunu düşünmeye yardımcı olur. Bir düşünceyi bir başkasına yüksek sesle söylemenin, onu kişinin kendi içinde düşünmesinden farklı etkiler doğurduğunu belirtir (2026, s. 6). Söylenen, dinleyenin varlığında başka bağlantılara açılır; konuşan kişi de kendi sözünü bu karşılaşmanın içinden işitir. Önceden ne anlatacağını biliyor olsa bile hangi sözcükte duracağını, neyi ekleyeceğini veya söylediğinin kendisine nasıl döneceğini bütünüyle bilemez.
Bu karşılaşmaya beden de katılır. Scharling’in sözcüklerle birlikte jestlere, soluğa ve iç çekişlere açık bir dinleyişi önemsemesi, anlatının söylenişini öne çıkarır (2026, s. 2–3). Alkibiades’in sahnesine döndüğümüzde, güzelliğinin yanı sıra gelişi, oturduğu yer ve Sokrates’in önünde konuşması da anlatısının etkisine katılmaktadır. Beden, kişinin kendisine ilişkin imgesini taşırken, söz üzerindeki hâkimiyetinin sınırlarını da duyurabilir. Anlatılanın anlamı, bedenen orada bulunan ve bir karşılık bekleyen kişinin söyleyişinden ayrı düşünülemez.
Dolayısıyla aktarımda dinlemek, öznenin kendisi ve öteki hakkında kurduğu tasarımlara, sözün kazandığı bağlantılara ve bunların kuşatamadığına birlikte açık kalmayı gerektirir. Scharling’in şaşkınlığa yer veren dinleyiş vurgusunu bu açıklığı koruma yönünde okuyabiliriz. Dinleyenin ne duyacağını baştan bildiği bir yerde, anlatanın kendi sözünde karşılaşabileceği yeniliğe de daha az yer kalır.
Şölen’in anlatı yapısı, bu soruyu konuşanla dinleyen arasındaki karşılaşmadan, sözün başkaları aracılığıyla taşınmasına doğru genişletir. Scharling’in metni “anlatıların anlatısı” olarak nitelendirmesi burada önem kazanır: Bir kişi, başka birinin söylediklerini anlatmaktadır; dolayısıyla aktarılan hakikat tek bir kişinin doğrudan tanıklığıyla özdeşleştirilemez (2026, s. 6). Alkibiades’in Sokrates’e seslenişine, Aristodemos’un hatırladıkları ve Apollodoros’un anlatısı aracılığıyla ulaşırız. Bir zamanlar belirli kişilere yönelmiş sözler, başka dinleyiciler için yeniden söylenmektedir.
Lacan’ın “güzel yalan” ifadesini de bu dolayım içinde düşünebiliriz (2015, 23 Kasım 1960 tarihli ders). Anlatının kurulmuş olması, arzuya ilişkin bir hakikatin duyulmasını baştan geçersiz kılmaz. Hatırlananlar kadar unutulanlar, seçilen ayrıntılar ve yeniden söyleniş biçimi de anlatıya katılır. Bir aşk hikâyesi bize ulaşırken onu taşıyan seslerin izini taşır; dinleyeni de bu zincirin dışında bırakmaz. Dinleyen, duyduğunu kendi beklentileriyle ilişkilendirerek devralır.
Bu noktada soru, bir hikâyenin nasıl korunduğundan, yeniden anlatılırken ne yaptığına uzanır. Başka bir muhatapta hangi arzuyla karşılaşır, hangi geleceğin tasarlanmasına katılır? Reşad Ekrem Koçu’nun Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş? kitabındaki meddah hikâyeleri, bu soruyu hem anlatılma biçimleriyle hem de içerdikleri olaylarla sürdürmeye imkân verir. Şölen’de izlediğimiz dinleme, hatırlama ve yeniden söyleme hareketi, burada defterdeki kısa notlardan meddahın sesine, o sesten dinleyicinin hayatına uzanır.
Koçu, eski meddah defterlerindeki notlardan hareket ederken anlatıcıya kalan alanı şöyle belirtir: “Üst tarafı meddahın hünerine, bilgisine kalır” (Koçu, 2002, s. 12, akt. Gülgen, 2006, s. 53). Bu notlar, dinleyici önünde genişleyecek hikâyenin dayanağıdır. Söylenecek her şeyi önceden belirlemezler; anlatıcının bilgisine, belleğine ve söyleyişine yer bırakırlar. Hikâyenin sürekliliği, her anlatılışta yeniden kurulmasını da içerir.
“Hammal Kızı”nda bu hareket, hikâyenin kuruluş ilkesiyken aynı zamanda anlattığı olaylardan biri olur. Benli Elif ile Kara Hasan, Çardak Kahvehanesi’nde bir meddahın anlattığı “Raşide’nin Babası”nı dinler. Kara Hasan, dinlediklerini eve dönünce Hasibe Hanım’a aktarır. Hasibe Hanım da bu hikâyeden etkilenerek kızı Elif’i evlendirmek üzere yoksul bir kız aramaya başlar. Kahvehanede anlatılan hikâye, başka bir evde geleceğe ilişkin bir karara katılmıştır (Gülgen, 2006, s. 54).
Hasibe Hanım, duyduğu hikâyede henüz yaşanmamış olana bir biçim bulur. Burada anlatının etkisi, sunduğu örneğin benimsenmesiyle ortaya çıkar. Bu, anlatıların dolaşımıyla analitik aktarım arasındaki bağı düşünürken korunması gereken bir ayrımı gösterir: Bir başkasının sözü, kurmak istediğimiz tasarımı destekleyebilir; bulunduğumuz yeri sorgulamamıza da yol açabilir. Sözün taşınması, tek başına, öznenin konumunun değiştiği anlamına gelmez. Yeni bir sorgulama kimi zaman anlatının sunduğu biçimle yaşananın birbirine uymadığı yerde başlar.
Julio Medem’in Kutup Çizgisi Âşıkları filminde Ana’nın “Hayatımın rastlantısını bekliyorum, en büyüğünü” sözü, bu beklentiyi geleceğe doğru taşır (Medem, 1998). Koçu’nun hikâyesinde dinlenen anlatının geleceğe verdiği biçim, burada beklenen bir karşılaşmanın çevresinde kurulur. Rastlantı henüz gerçekleşmemiştir; fakat onu anlamlı kılacak yer hazırlanmıştır. Bekleyiş, önceden düzenlenemeyen bir olayı şimdiden öznenin arzusuna bağlamaktadır.
Filmde Ana ile Otto’nun hikâyesinin farklı bakış açılarından kurulması, ortak olayların tek bir anlamda birleşmediğini gösterir. Aynı karşılaşmalar, her birinin hayatında başka bağlantılara yerleşir. Aşk hikâyesinin birleştirici gücüyle birlikte sınırı da görünür olur: Olayları birbirine bağlayabilir, geçmişteki bir ayrıntıyı gelecekteki kavuşmanın işareti sayabiliriz. Ancak kurduğumuz bağ, bir sonraki karşılaşmanın nasıl gerçekleşeceğini belirlemez. Ortak bir hikâyenin içinde bulunmak, onu aynı yerden yaşamayı güvenceye almaz.
Ana’nın rastlantıya hazırladığı yerle Alkibiades’in Sokrates’ten beklediği karşılık arasında bu açıdan bir yakınlık düşünüyorum. Her ikisinde de karşılaşmanın beklentiyi doğrulayacağına ilişkin bir umut bulunur. Alkibiades kendi güzelliğini ve Sokrates’te varsaydığı değeri bu beklenti içinde birbirine bağlar; Ana ise beklediği rastlantıyı henüz gerçekleşmeden hayatının ayrıcalıklı olayına dönüştürür. Karşılaşma, kendisine ayrılan yere bütünüyle sığmayabilir. Anlatının kırıldığı an, bu uyuşmazlığın artık aynı sözlerle örtülemediği an olabilir.
Böyle bir kırılmadan sonra ne söyleneceği önceden bilinemez. Hikâyeyi yeniden tamamlamaya çalışmak da mümkündür, tamamlanamayan yerinden konuşmayı sürdürmek de susmak da… Aktarımın açabileceği imkân, bu ikinci hareketle ilgilidir: Öznenin ötekinden beklediği yanıtı tekrar tekrar istemesinin yanında, bu beklentide kendi arzusunun nasıl yer aldığını işitebilmesi. İmgesel tasarımlar, simgesel bağlantılar ve anlamın kuşatamadığı gerçek burada birlikte etkilidir. Yeni söz, aralarındaki ilişkinin başka türlü kurulabilmesiyle ortaya çıkabilir.
Bir aşkı anlatırken yaşananlara biçim verir, kendimize bir yer kurar ve sözümüzü birine yöneltiriz. Fakat anlatının bütün etkileri elimizde değildir. Bazen dinleyenin karşılığı, bazen kendi ağzımızdan çıkan beklenmedik bir söz, bildiğimizi düşündüğümüz hikâyeyi kesintiye uğratır. Yeni bir şey söylemenin imkânı, bu kesintiyi hemen gidermeden orada kalabilmekte doğabilir. Anlatılan aşk aynı aşk olsa bile, onu anlatırken aldığımız yer değişmeye başlayabilir.
Kaynakça
Gülgen, J. (2006). Reşad Ekrem Koçu’nun tarihî romanları [Tez, Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü].
İlhan, A. (t.y.). An gelir [Şiir]. Antoloji.com. https://www.antoloji.com/an-gelir-3-siiri/
Koçu, R. E. (2002). Aşk yolunda İstanbul’da neler olmuş? Doğan Kitap.
Lacan, J. (2015). Transference: The seminar of Jacques Lacan, Book VIII (J.-A. Miller, Ed.; B. Fink, Çev.). Polity.
Medem, J. (Yönetmen). (1998). Los amantes del círculo polar [Kutup Çizgisi Âşıkları] [Film].
Platon. (2006). Şölen–Dostluk (S. Eyüboğlu & A. Erhat, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Scharling, L. (2026, 11 Temmuz). Real and transference [Gerçek ve Aktarım] [Çalışma günü sunum metni, İngilizce nüsha].
Soysal, Ö. (2026, 26 Temmuz). Yalnızlık üzerine. https://www.ozgesoysal.com/uploads/dosya/1785093309fb98.pdf
- Bu yazı, Atölye İnisiyatifi’nin 2026–2027 çalışma yılı kapsamında yürütülen Jacques Lacan’ın VIII. Semineri: Aktarım (1960–1961) okuma çalışmasında, seminerin 23 Kasım 1960 tarihli dersi üzerine yaptığım sunumdan hareketle hazırlanmıştır. ↩︎
