Freud’un Taslak Metni Üzerine Bir Çalışma

Freud’un Taslak Metni Üzerine Bir Çalışma1

Sevinç Beyza Toktay

“Doğmuş olmak için dünyaya gelmek yeterli değildir.”
Romain Gary, Au-delà de cette limite votre ticket n’est plus valable

“Dil olmadan her şey bir kaos, karmaşa ve korkulmaması gerekenlere
karşı duyulan korkudan ibarettir.”
(…)

Aharon Appelfeld, Zor Bir Hayatın Hikayesi

“Bir özne olduğunu söylemek, bir hipotez olduğunu söylemekten başka bir şey
değildir.”

Jacques Lacan, Encore Semineri

Bebek ve Otizm çalışmaları, klinikte karşılaştığım bebek ve otistik çocukların ıstıraplarından, bu ıstırabı kavramaya ve çalışmayı katmanlaştırmaya yönelik arzumdan itibaren kaleme aldığım bir çalışmadır. Ben de bu çalışmada Lacan’ın da ifadesiyle “öznellik biçiminin topolojisini”2 , Freud’un Taslak (Entwurf) metninin sunduğu izlekten itibaren, insan öznenin kuruluşunun katmanlı yapılanışını incelemeye çalışacağım. Bu incelemeyi yaparken Lacan’ın Bilinçdışının Oluşumları (1957-1958) ve Psikanalizin Etiği Seminerlerine (1959-1969) referansta bulunarak ilerleyeceğim. Zira Taslak’ı, Lacan ile okumak, insanın öznellik sürecinin yapılanışında etik mefhumunu bir diğeri ile olan ilişkisinde merkezi bir nokta olarak yerleştirmesi açısından oldukça önemli.

O halde başlayalım: bebek doğumundan önce gösterenler dünyasında dolaşımda olsa dâhi dile kaydı nasıl gerçekleşir, temsil dünyasına nasıl girer ve erken teşhis otizm şüphesi ile gelen bebeklerde mevzubahis olan nedir?

I.

Taslak (Entwurf) Freud’un 28 Mart 1895 yılında yakın dostu Wilhelm Fliess’e yazdığı uzun bir mektup olarak kaleme alınmıştır. Freud bu metni yayımlamak istememesine rağmen bilinçdışı oluşumun topolojisini ve eserin ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz üzere temsilin ve çağrışım bağlantı hatlarının oluşumunu niceliksel unsurlarla araştırıyor oluşu ile dönemin nörolojik araştırmalarının çok ötesinde yer alır. Bu çalışmanın özgün yanı, Freud’un insan özneyi birbirini takip eden salt gelişimsel etapların, olgunlaşma mantığının ötesinde infansı ilksel eleminden itibaren bir öteki ile olan ilişkisinden itibaren ele almasıdır. Bu nedenle de Taslak, Freud’un araştırmaları, tartışmaları açısından oldukça zengin bir metin olma özelliğini korur. Lacan, Freud’un bu metnini Psikanalizin Etiği seminerinde yeniden ele alır, devindirir ve erken dönem bebeklerle yapılan psikanaliz çalışmaları bağlamında da bizlere yeni bir ufuk açar.

Zira dilin bilinçdışı öznesinin kuruluşu hiç de kendiliğinden gerçekleşmez. Mevzubahis bir takım kurucu dönemeçlerin kat edilmesi ile oluşan bilinçdışı, öznellikten bahsedebilmemizin yolunu açan bu parkur, elbette ki infansın “die not des Lebens”, extrem yaşam zorunluluğuna yanıt veren, Nebenmensch’ten, ilk anneye değin işlevden, annenin imkansıza dair referansta bulunduğu dilin yasasından, dilin Öteki’sinden bağımsız gerçekleşmez. Dolayısıyla bebeğin ilksel yaşantısında dilin yapısına dair enstrümanlar kendi tarafında değil, diğer tarafta yani Öteki’nin tarafında bulunur.

Phi, Psy, Omega

Freud, çalışmasında ilk öneri olarak “nörojenik inaktivite ilkesini”3 açıklar: başka bir deyişle, homeostaz ilkesi. Bu noktada sinir hücrelerinin, phi, enerji miktarını motor boşalma yoluyla dışarı atmaya çalıştığını belirtir; bu da sinir sisteminin birincil işlevini oluşturur. Her şey dışsal sistemin (Q) Lacan’ın Psikanalizin Etiği seminerinde işaret ettiği gibi derin duyum alanında yer alan sinir uçlarının durdurulması üzerine düzenlenir.4 Ancak bu inaktivite ilkesi, bedenin ihtiyaçlarından kaynaklanan endojen, içeriden gelen uyarılarla bozulur; bu uyarılardan kaçınılamaz (açlık, susuzluk, bedensel ağrı v.b). Psy aygıtında bebek, içsel uyaranlarına tatmin arayışındadır. Bu endojen uyarılara karşı koyabilmek için, Nebenmensch (yardımcı kişi) işlevi hayatidir. Yakın çevre, bebeğin ihtiyaçlarına belirli bir eylemle yanıt vermelidir. Bebek, extrem yaşam zorunluluğuyla, elem durumuyla başa çıkabilmek için şüphesiz Nebenmensch’e ihtiyaç duyar. Bu yapılandırıcı zaman diliminde infans, bir ötekinin eklemlerinden, hipotezlerinden geçen bilgi aracılığıyla, dünyayı kavrayışını şekillendirmeye başlar:

“Çekirdek nöronlar psy içinde dolduğunda, bir boşalım arzusu, bir itki (Drang) ortaya çıkar; bu da motor yol üzerinden dışa boşalır. Deneyime göre, başlangıçta bu boşalmanın yöneldiği yol, içsel bir değişim yoludur (örneğin duygu hareketinin dışavurumu, bağırma, damarların uyarılması gibi). Ancak bu tür bir boşalmanın hiçbir rahatlatıcı etkisi yoktur, çünkü endogen uyarımın alımı sürer ve böylece gerilim (V*) yeniden kurulur. Uyarımın giderilmesi (Reizaufhebung) ancak, bedenin içindeki Qη’nin (psişik nicelik) çözülmesini geçici olarak durduran bir müdahale ile mümkündür; bu müdahale ise dış dünyada bir değişiklik gerektirir (örneğin besin sağlanması ya da cinsel nesnenin yakınlığı). Bu değişim yalnızca ‘özel bir eylem’ (action spécifique) aracılığıyla, belirli yollar üzerinden gerçekleşebilir. İnsan organizması başlangıçta bu “özel eylemi” kendi başına gerçekleştiremez. Bu eylem, dışarıdan gelen bir yardım sayesinde olur: deneyimli bir birey (örneğin anne), çocuğun içsel değişim yoluyla (örneğin ağlama) yaptığı boşalımı fark eder ve onun durumuna yanıt verir. Böylece bu boşalım yolu, son derece önemli bir ikincil işlev kazanır: anlama işlevi.”5

Bebeğin, hatıra ve düşünce sayesinde, uyarımlarını boşaltım sürecinin birincil işlevini engelleyerek ikincil psikolojik süreçler oluşturabileceğini belirtir Freud. Tabii bu süreçlerin gelişimi kendiliğinden değil, mantıki bir zamanı gerektirir. Freud tarafından tanımlanan üç düzeydeki nöronlar arasındaki genel işleyiş birbirine bağlıdır: Dışarıdan gelen büyük enerji miktarları önce phi nöronları tarafından geçer. Bu enerji daha sonra kırılır ve difrakte olur, yayılır. Ardından, bu şekilde miktarı azaltılmış enerji, phi’den geçerek, psy’e ulaşabilir ve burada küçük enerji miktarları nitelik açısından hissedilebilir hale gelir. Esasen ilk süreçlerde her şey bu dışsal niteliğin (Q) engellenmesi, durdurulması için düzenlenmiştir. Freud için haz, boşalım hissine karşılık gelir. Bu noktada tercih edilen boşalım yolu, ilkin kas sisteminde gerçekleşen bir enerji boşalmasıdır. “Birincil bir sinir sistemi, bu şekilde kazanılmış olan bu miktarı (Qn) kas makinelerine bağlayarak tekrar gönderir ve böylece heyecansız bir şekilde kalır. Bu boşalma, merkezi sinir sisteminin birincil işlevini temsil eder.”6 Başka bir deyişle, inaktivite ilkesi baskın olduğunda, enerjiyi boşaltmak amacıyla yapılan birincil süreç, enerji minimumu ilkesini korurken bir tatmin sağlar. Bu hatta bebeğin algıları arasında ilk yargısını ve hatıra algısını form veren bu yerde bebeğin ona tatmin sağlayan nesnenin temsiline dair kayıtlar oluşturmaya başlar ve bu imgeler halüsinatif olarak tekrarlanır. Lacan Bilinçdışının Oluşumları seminerinde: “özneden gelen ve dürtüsel döngüyü tetikleyen içsel bir uyarana, koordinasyonsuz da olsa hareketine, gerçeklikteki arayışına ve saptanmasına gelmeden önce bile, ihtiyaç, arzuyu daha önce tatmin etmiş olan şeyin mnezik izleri tarafından tatmin edilir.”7 Ki bu da halüsinatif planda tekrardan üretildiğinden söz eder. Bu noktada Freud’un metninde de değindiği, memenin ardından uyuyan bir bebeğin dudaklarının hareketliliğini düşebiliriz. Tabii ki bebek doğası gereği bu halüsinatif tekrarı oluşturmaz; ancak Öteki’nin ilişkiye dahil edebilen bir anne ile kurduğu ilişkiden itibaren gerek bedenle ilişkisinde dürtü, bu halüsinasyonlar oluşur. Çocukta oluşan bu yapılandırıcı ilksel halüsinasyonlar, dudağıyla memenin varlığını tekrardan ürettiği bu sahne, Lacan’ın ifadesiyle ilk temsillerin öncülleridir. Lacan yine aynı derste,mnezik kayıtların ihtiyacın ortaya çıkışına halüsinatif olarak verdiği yanıtın, göstergeden başka bir şey olmadığını söyler. Ki bu gösterge, dürtü teorisinde sadece imgeyle ilişkisinde karakterize edilmez, tam da diğer gösterenlerle olan ilişkisinde, örneğin doğrudan karşıtında yer alan ve yokluğuna işaret eden gösterenle belirli bir ilişki içinde konumlanır. Lacan Psikanalizin Etiği seminerinde Freud’un eserinde başvurduğu “yatırım” kavramının önemini vurgular. Ve algılar dünyasına dalmış bir bebek için “kaydedilen algılar olabilir ve bunlar temsillere dönüşebilir. Gerçekliğin ilk kavrayışı ortaya çıkabilir. Ancak bu öznenin yönlendirilmesi için yeterli değildir. Freud’a göre, bazı temsillerin yatırım yapılması gerekir ve özellikle ‘arzunun temsili’ yatırım yapılmış olarak korunmalıdır.”8 Freud’a göre eğer arzunun yatırımı yeterince yoğun değilse, niteliksel olarak bir gösterge oluşturmaz: “Arzu yatırımı, halüsinasyona kadar, tamamen gelişen hoşnutsuzluk, bu hoşnutsuzluğun yanında tam bir savunma yayılımını getiren bir süreçtir, biz bunu birincil psişik süreç olarak tanımlarız: buna karşılık, yalnızca Ich’in doğru bir şekilde yatırım yapılmasıyla mümkün olan ve yukarıda bahsedilen süreçlerin bir ılımanlaştırılmasını temsil eden süreçler, ikincil psişik süreçler olarak tanımlanır.”9 Freud’a göre algı, bu temel halüsinasyona bağlı olarak verilir. Arzu temsillerinin yatırımı insan deneyiminin merkezinde olan algıyı üretecektir.Lacan, Psikanalizin Etiği seminerinin IV. dersinde bir referans sistemi olarak halüsinasyon biçiminde varsaymadıkça algının hiçbir kipinin insani bir biçimde yapılanmasının mümkün olmayışına değinir.

Tam da bu hatta bilinç sistemi yani Freud’un Taslak’ta belirttiği omega sistemi ruhsal alanda olup bitenlerden itibaren kayıt tutar. Freud, “omega, psy’den gelenlerle doluyorsa hipoteze göre psy’deki düzeyi yükseldiğinde omega’daki konuşlanma artar. Diğer yandan da bu düzey düştüğünde konuşlanma azalır. Haz ve hoşnutsuzluk omeganın kendi konuşlanmasının, kendi düzeyinden kaynaklanan hisler olacaktır; bu noktada omega ve psy, sanki birbirleriyle ilişkili damarları temsil eder.”10

Lacan’ın IV. derste ifade ettiği üzere, bebeğin ilk düşünsel etkinlikleri, tatmin nesnesini, o nesnenin kaydettiği haz koordinatlarına göre yargılamak olacaktır. Bebek, her seferinde yaşadığı deneyimi daha önce kaydettiği deneyimle karşılaştıracaktır. Arzu yatırımı, bebeğin bir tatmin deneyimi hakkında oluşturduğu temsili, hiçbir zaman tam olarak hatırasıyla örtüşmeyecektir. Ancak bebek, bir ötekiyle kurulan ilişkisinden itibaren bir dizi deneyim biriktirecek ve yargılama yeteneği geliştirecektir: “Yargılama, ancak Ben’in engellemesi sayesinde mümkün olan bir süreçtir ve bir anıdaki arzu yatırımı ile ona benzeyen bir algısal yatırım arasındaki farklılık tarafından tetiklenir. İki yatırımın uyumu, düşünce eyleminin tamamlanmasına ve enerjinin boşalmasına izin veren biyolojik bir sinyal olarak kabul edilebilir. İki yatırım arasındaki uyumsuzluk, düşünce çalışmasının başlamasına neden olur; bu çalışma, yatırım uyumuyla tekrar sona erer.”11


II.

Nebenmensch

Freud eserinde esasen bu noktaya kadar araştırdığı noktaları, benim okumamda her seferinde düğüm metaforunu masama bırakan Nebenmecsh’in işlevine, minik varoluşun Öteki’nin dilsel yapılanışına olan bağlılığını şu sözlerle ifade eder:

“İlk başta insan organizmasının özel eylemi gerçekleştirme becerisi yoktur. Deneyimli kişinin dikkati çocuğun durumuna çekildiğinde, dışarıdan yardımı sayesinde, içsel değişim yolu boyunca boşalımla özgül eylem gerçekleştirilebilir. Böylece bu boşalım yoluyla en çok önem taşıyan ikincil işlevi, yani iletişim işlevini edinir: insanların başlangıçtaki bu elemi (Hilflosigkeit) tüm ahlaki güdülerin birinci kaynağıdır aslında.”12

Bebek, doğumdan öncesinde de gösterenler dünyasında dolaşım halindedir. Annesinin rahminde dokuz ay boyunca bu akustik boşlukta yüzer. Üçüncü aydan itibaren fetüs, annesinin yaşadıklarına, bedenindeki bazı hislere, sevinçlerine, kaygılarına, kalp atışlarının dalgalarına, seslere ve gürültülere karşı duyarlıdır. Ama en önemlisi, annesinin ona konuştuğu sesi duyar. Bugün bebeklerle ilgili yapılan araştırmalardan biliyoruz ki gebelik sürecinde bebeğe yöneltilen bu konuşma, çocuk için kurucu bir eylem niteliğindedir. Çünkü annenin çocuğuna yönelik arzusunun ifadesini içerir. Lacan’ın da belirttiği gibi, bu yapılandırıcı zamanlar arasında annenin çocuğuna özel bir biçimde seslendiği bir zaman mevcuttur — yani “mamanais” olarak adlandırılan dil. Gerçekten de sadece gösterenler aracılığıyla değil, anne bebeğine özgü bir tonda, özel bir sesle konuşur ve bebek bu sesi doğrudan alımlayabilir. Bebek, bu sesin dürtüsel yükünü, içerdiği mesajdan çok daha derin ve anlamlı bir biçimde kavrar. O halde bir bebeğin talep ve arzunun alanına kaydolabilmesi için, Öteki’nin arzusunu işaretleyen sese değin dürtü, bakışın o kıymetli nesneleriyle sarılıp sarmalanmalı ya da deyim yerindeyse onlarla giydirilmelidir. Ve tüm bu nitelikler konuşan varlığın psişik doğumunun bir tür arkeolojisini oluşturur.

Marie Couvert, Bébé Analysant kitabında, “Oysa bu beklenen ve arzulanan tatmini bebek kendi kendine sağlayamaz; bunun için dışarıdan gelen özel bir eyleme ihtiyaç duyar. Diğer bir deyişle, Freud’un burada gerçekten yenilikçi ve dikkat çekici olan katkısı, gelişimi ve bu sürecin işleyişini çifte bir hareket üzerinden kavramasıdır: Bir yanda insan yavrusundaki bir nitelik; diğer yanda ise buna ötekinin verdiği yanıttır.”13 Infansın, elemine (Hilflosigkeit), kulakları kimi zaman delen çığlığına ebeveynlerinin, bakım gösteren kişinin verdiği yanıt elzemdir.İlk dilin Ötekisinden gelecek yanıtı, hipotezi, infansın dürtü parkurunda ve öznel seçiminde belirleyici olacaktır. Lacan, Psikanalizin Etiği seminerinde, “Pekâlâ, burada, öznel yönelimin ilk temellenmesi, ilk yönelimi, ilk seçimi—ki buna yeri geldiğinde Neurosenwahl, yani nevrozun seçimi diyeceğiz—tam da bu ilk das Ding’e göre gerçekleşir. Bu ilk biçimleniş, bundan böyle haz ilkesinin tüm işleyişini belirleyecek olandır.”14

Freud’un hattını izlediğimizde bu noktaya kadar ele aldığımız bölümde, bebeğin dışarıdan ve içeriden gelen uyaranlara aradığı tatminden söz ettik: Bebek, ihtiyaçlarına dış dünyada bulduğu yanıtlarla bir haz arayacaktır. Bebeğin içeriden ve dışarıdan gelen uyaranların karşılanması ve yaşantılanan tatmin bu ilk Öteki’nin, Nebenmensch’in yardımı ve mevcudiyeti ile mümkündür. Freud Nebenmecsh’ın işlevini özel bir eylem (spezifische Aktion) ile annenin bebeğin bedenine dokunması, sevmesi minik varoluşun bedenin gerçeğine dürtüsel yatırım sağlar. Diğer bir deyişle, bebeğin bedeninin gerçeğiyle karşılaşılması gerekliliğidir. Zira ancak bu dürtüsel deneyimi kurucu olarak oluşturan şey, ilksel Öteki ile kurulan tatmin ilişkisinde ortaya çıkan haz ve cinselleşmenin kendisidir. “Dürtüsel olan şey o halde, Öteki’nin bebekten aldığı ve ondan zevklendiği bir nitelik aracılığıyla cinselliğin bu bağlanışının kendisidir.”15Nebenmecsh yalnızca bir rahatlama hali sağlamaz, aynı zamanda yenidoğanın cinselliğini de uyandırır. Yani besleyici olmak yerine ona iştah verir.”16 Bu iştah Couvert’in çalışmalarında bahsettiği üzere, sembolik düzene, dilin dünyasına yönelen bir iştahtır.

Lacancı Nebenmensch, bakımın annesi ile arzulayan anneyi birbirinden ayırır. Zira özneye sebep olanın salt olarak annenin gösterdiği fiziksel bakım değil, bunun ötesinde eksikli bir özne olarak ilişkide yer almasıdır. Annenin bebeğine yönelik geliştirdiği hipotezler bu noktada açıklık kazanır. Zira bu hipotezlerle işlevin yerindeki kişi, bebeğe dair bir bilgi atfeder. Çocuğa kendi arzusunu oluşturabilmesi adına, kendi sözcüklerini, bilinçdışı temsillerini ödünç veren, çocuğu bir arzu diyalektiğine dahil eden kişidir. Zira öznenin arzusunun yapılanabilmesinin koşulu olarak ilkin onu arzulayan bir Öteki ile karşılaşması; yani Öteki’nin arzusundan geçmesi zaruridir. Küçük varoluş ilkin Öteki’nin arzusuna bağlıdır. Çocuğun ilk bakımını sağlayan, ihtiyaçlarına hemen ve şimdi yanıt veren bir yerdedir anne; yani fallusun, eksikliğin göstereni, annenin arzusunu gösteren nesne olarak fallus çocuğu işaret etmektedir. Böylelikle çocuk “annenin arzuladığı nesne olmak ya da olmamak” diyalektiğinde arzulanan bir nesne olarak yerini bulacaktır. Elbette ki babanın ilişkiye dahiliyeti, metafor işleminin anne-çocuk-fallus ilişkisini kesmesi ile fallusun göstereni yer değiştirecek ve babayı işaret edecektir. Tabii ki bu mantıki etaplar, gelişim psikolojisinin ötesinde, öznenin tabii olduğu mantıki bilinçdışı bir zamanı duyurur. Lacan, anne ve çocuk arasında bir üçlü17 içerisinde yer alışından söz eder. Lacan’ın Bilinçdışının Formasyonları seminerinde vurguladığı, fallusun anne ve çocuk ilişkisinde üçüncü olarak yer alışıdır. Böylelikle bu üçüncü, fallus- Lacan’ın bu derste altının çizdiği üzere – bizi anne ve çocuk arasında bir füzyon olduğu düşüncesinden ayırır. Zira fallus, anne ve çocuk ilişkisinde, annenin arzusunun aslında başka bir yerde olduğunu işaret eden bir gösteren olarak yankılanır.

Anne, çocuğu ile olan ilişkisinde büyük Öteki olarak belirişi ile çocuğu gösterenlerin dünyasına dahil ettiğini söylemiştik. Ki, annenin çocuğuna belirli bir ihtiyaçtan hareketle bir bilgi atfedişi, ki temelde annenin bunu bir hipotez kuruşu ile yapışı (üşüdün mü, karnın mı acıktı? şeklindeki çocuğuna yönettiği sorularla düşünebiliriz); bebekte ilksel uyaranlar anne tarafından talep ile gösterenler dünyasına dahiliyetini mevcut kılar. Yani çocuğun ihtiyaçları, anne, Öteki formuyla yanıt bulacaktır. Ki bebeğin ilksel uyarımları okuyabilecek bir olgunlukta olmadığını düşündüğümüzde, anne kimi hipotezlerle birlikte çocuğun çığlık ve ihtiyaçlarını bir talep düzlemine, anlamlı bir bilgiye dönüştürecektir. Yani çığlık ve ihtiyaç, ancak bir diğerinin dilsel kıvrımlarından, bordürlerinden itibaren bir talep mantığına yerleşecektir.

Buraya kadar işlediğimiz kısmı, Lacan’ın Bilinçdışının Oluşumları seminerinde verdiği, arzu grafiğinden itibaren okuyalım:

Şemanın ilk satırında, özne zincirle iki noktada karşılaşır: biri kodun yeri olarak kabul edilen Öteki’nin yer aldığı nokta, diğeri ise mesajın (M) yeridir. Şöyle bir örnek verelim, bebek şu ya da bu sebeple ağlar. Bu ihtiyaç çığlıkları – ki Michel Poizat bebeğin henüz talep dinamiğine girmememiş olduğunu vurgulamak için bu çığlığı “saf çığlık”18 olarak isimlendirmeyi önerir- annenin, kodun bulunduğu yerinden geçmek zorundadır. Zira öznenin ihtiyacına yanıt alabilmesi ancak bu kod aracılığıyla mümkündür. Bu ilk çizgi, öncelikle Öteki’nin arzusu olan arzuyu oluşturur. İhtiyacın ötesinde, talep, Öteki’ye yapılan bir çağrı yoluyla şekillenir. Bu noktada, Öteki öznenin çağrısına şu şekilde yanıt verir: “Che vuoi?” (“Ne istiyorsun?”). Böylece, Öteki’nin verdiği yanıt, minik varoluşun çığlık ve ihtiyaçlarına yönelik kurduğu hipotezler, belirli gösterenleri harekete geçirir ve bir anlam taşır: süreç içerisinde bir talebe dönüştürülür. Bu süreçte annenin “saf çığlığa” atfettiği anlamlarla, “-için çığlık” acının dışavurumu olmaktan çıkar ve bir çağrıya19 dönüşür.

Sözceleme hattında, yani ikinci satırda çocuk, Öteki’nin talebini tamamen karşılayamayacağını fark eder. Aynı zamanda gösteren, ile birleşir ve bu da özneye anlam yaratma yolunu açar. Genel anlamda öznenin sözceye (énoncé) başvurması gerekir ki, bu sayede Öteki’deki eksikliği ifade edebilsin ve bu eksikliğin ardından bölünmüş özne olarak ortaya çıkabilsin. Zira Lacan’a göre, “Ancak konuşan bir varlık (parlêtre) olarak özne vardır” ve “özneye neden olan şey, onu yapılandıran gösterenler düzenidir; bu düzen, öznenin bölünmesi süreciyle bilinçdışını ortaya çıkarır.”20

III.

Otizm

Bu noktaya kadar ele aldığınız Freud ve Lacan’ın sunduğu kuramsal temellerden itibaren erken teşhis otizm şüphesi ile gelen bebekleri nasıl duymak mümkün?

Marie Christine Laznik, erken otizm şüphesiyle gelen bebeklerle yapılan çalışmalarda Freud ve Lacan’ın ördüğü hattan itibaren “dürtü” kavramını işaret eder. “Nedenleri ne olursa olsun otizm, öznenin ortaya çıkabilmesi için zorunlu olan bu dürtüsel bağın Ötekiyle kurulmasındaki bir eksikliktir. Dolayısıyla analistin klinik görevi, bu bağı yeniden harekete geçirmeye çalışmak olacaktır.”21 Peki dürtü derken söz konusu olan nedir?

Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı Seminerinin, XIII. Dersinde, dürtüyü itilim, amaç, nesne ve kaynak bileşeni ile inceler. İtilim, sabit bir kuvvet olarak tanımlanır: “İtilimin sabitliği, dürtüyü biyolojik bir işlevle bağdaştırmaya hiçbir şekilde izin vermez, biyolojik işlevin daima bir ritmi vardır. Freud’un dürtüyle ilgili söylediği şey, şu şekilde ifade edecek olursam, gecesi gündüzü, baharı kışı, inişi çıkışı olmadığıdır. Sabit bir kuvvettir.”22 Amaç, üç zamanlı bir döngünün, dürtüsel kıvrımın düğümlenmesiyle gerçekleşen dürtüsel tatmine ulaşması, dürtüsel parkuru tamamlamasıdır. Nesne ise Lacan’ın bu derste Freud’dan alıntıladığı gibi, “Dürtüdeki nesnenin durumuna gelince, kesin bir deyişle, hiçbir önemli olmadığını bilmeliyiz. Hiçbir şekilde fark etmez.” Zira hiçbir ihtiyaç nesnesi dürtüyü tatmin etmez: “Dürtü düzleminde açılan ağız, kendini besinle tatmin etmez”.23

Laznik’in ifadesiyle dürtünün tatmini başlangıç noktasına dönerek büklümlenen, bir devre biçimindeki bir parkurun tamamlanmasıdır. “Freud’un tanımladığı bu üç zamanlı dürtüsel parkur ayrıntılı biçimde ele alırken, Lacan, bana göre onun dürtü anlayışındaki en ilginç ve en az duyulmuş unsuru ortaya koyar: dürtünün öznesinin ortaya çıkışı.”24

Freud “Dürtüler ve Dürtülerin Yazgıları” makalesinde dürtünün üç zamanını bebeğin aktif, refleksif ve pasif olduğu zamanlar olarak tanımlar. İlk zamanda bebek, bedenin gerçeğinden itibaren dış bir nesneye yönelir (meme, biberon v.b); ikinci zamanda bebek, kesiklerin oluşmaya başlaması ile birlikte kendi bedenine otoerotik bir biçimde yönelir (bebeğin parmağını emmesi v.b); üçüncü zamanda ise bebeğin bir ötekinin nesnesi olduğu, yeni bir öznenin tanınmadan geçerek belirdiği bir büklümlenmeyi işaret eder. Peki biz bu üç zamanı otizm kliniği bağlamında nasıl ele alacağız?

Esasen tüm bu dürtü parkurunda tatminin hiçbir zaman canlının ihtiyacını tam olarak tatmin etmediğini söyleyebiliriz. Elbette, öznenin fiziksel ihtiyaçlarına bir yanıt verilmesi önemlidir. Ama asıl vurgulanan nokta, tam da minik varoluşun yaşamsal zorunluluğunda karşılaştığı bir Öteki’nin dilsel koordinatlarından geçebilmesi, bir Öteki’nin dilsel eklemleri ile karşılaşabilmesi yani arzusu ile karşılaşabilmesidir. Bu arzunun kendisi özneye öznellikteki yerini sunacak olan kurucu niteliktir. Ki öznenin çağrısının -çiğ çığlık- Öteki’nin yanıtından itibaren hipotez üretilişi, süreç içerisinde onu bir “talep çığlığına” dönüştürebilecektir. Yani çağıran özne tüm bir dürtü parkuru içerisinde tanındığı yerden çağrılan bir öznenin yerine yerleşebilecektir. Laznik’e göre, geleceğin otistik öznesinin yukarıda belirttiğimiz bu üçüncü zamanla karşılaşmamış olmasıdır.25 Geleceğin otistiği, Nebenmech’in, anneye değin işlevin phi ve psy süreçlerini büklümlemesiyle ilgili gerçekleşen zorluk ve bu özel eylemin çocuğa hipotetik ve pratik bir yanıt sunamıyor oluşu bebeği kelimelerin dünyasına açmaz. Bu bebeklerde klinik olarak temel olarak kendisini gösteren, bebeklerin bedenindeki hareketsizlik, bakışlarındaki sabitlik ve çığlıklarının azlığıdır. Yani yukarıda ele aldığımız noktalardan itibaren dürtüsel ağızların bir bebeğin büyük Ötekisinin bilgisinden, gösterenlerinden geçmeden, “gerçek” bir organ olarak yer almasıdır. Yani bebeğin bedeni dürtüsel olarak teşvik edilmemiş, uyandırılmamıştır. Zira annenin tüm bu adımlamalarda, çocuğuna yönelttiği onun özne olduğu varsayımına dayanarak gönderdiği gösterenlerdir. Jean Bergès’e referansla, “çünkü anne, çocukta bir özne varsayar. Dolayısıyla o, çocuğun kendi büyük Ötekisine bir gösteren yöneltir. Annenin çocukta bir özne varsayması, çocukta annesine göre bir konumsal farklılık yaratır: Anne kendi büyük Ötekisi içinde bir başka gösteren aracılığıyla temsil edilen bir özne konumundadır.”26 Örneğin annenin çocuğuna yönelttiği “üşüdün mü, acıktın mı, karnın mı ağrıyor?” hipotezleri, çocuğun büyük Öteki referansındaki varlık ve konumuna gönderimde bulunur. Fakat anne, çocukla böylesi bir metafor kurmazsa, “çocuğu özne konumundan düşürür ve onu çocuğun kendi büyük Ötekisinden yoksun bırakır.”27

Söz konusu olan bebeklerle gerçekleştirilen klinik çalışmalarda, bebeğin dürtü parkuruna, öznelleşme sürecine dahil edilen tam da bu “hipotez” niteliğinin kendisidir. Tüm bu noktaya kadar belirginleştirmeye, toprağın bağrından filizlendirmeye çalıştığım şey “hipotezin” ve paha biçilemez olan bu hediyenin minik varoluşun parkurundaki zaruriyetidir. Zira ısrarla üzerinde durduğum, büklümlemeye çalıştığım yer, tam da bu işlevin yerindeki kişinin öznedeki merkezi, yer çekimi sağlayan konumunun kendisidir.

Lacan Newton’dan söz ederken onun gökcisimlerin hareketine dair keşfini yalnızca bir hipotez üzerinden gerçekleştirdiğini vurgular. Ki Newton gökcisimlerinin bu hareketlerini anlamak için doğrudan gözlemden değil, bir hipotez kurarak yani evrensel çekim yasası hipotezini kurarak çalışmıştır. Lacan ekler, “hiç Kopernikçi olmayan, Newtoncu olan meşhur devrim dünya dönüyor yerine, düşüyor’u koyan bir hipotez üzerine inşa edilmiştir.” 3,5 yaşında otizm tanısı alan çocuğun, durmaksızın ağlayarak kucağıma “düşüyorum” diyerek kendisini bırakışı, bu çocuğun çağrıda bulunduğu yer, tam da hipotezin kurucu niteliğine yönelik değil midir? Ve kadrajı netleyerek ekler Lacan, bilinçdışı bilgi ve özne de var olabilmek için bir hipoteze ihtiyaç duyar: “Benim hipotezim” der Lacan, “bilinçdışından etkilenen bireyle, benim ‘bir gösterenin öznesi’ olarak adlandırdığım şeyi yapan özneyle aynıdır.”

Özne olduğumuzu varsaydıkları yerden,

hipotezlerini esirgemeyenlere..


  1. Bu çalışma, Atölye/À-te-lier İnisiyatifi çatışı altında gerçekleştirdiğimiz Bebek ve Otizm Çalışmaları atölye çalışmasında uyanan sorulardan ve Psikanalist Dr. Özge Soysal’ın sorumluluğunda gerçekleşen Bilinçdışının Oluşumları ve Psikanalizin Etiği seminer çalışmalarının düşündürdüklerinden itibaren kaleme alınmıştır. Sadece bu iki seminere değil, 2019’dan bu yana gerçekleştirdiği seminer ve çalışmaların bu yazıda izleri mevcuttur. ↩︎
  2. Lacan, J. L’éthique de la psychanalyse (1959-1960), s.60, Seuil. Sf.51. ↩︎
  3. Sigmund Freud, Esquisse, sf 1.
    https://www.freud-lacan.com/wp-content/themes/freudlacan-front/assets/content/2024/02/esquisse-trad.-hiltenbrand_dorgeuille-1.pdf ↩︎
  4. Lacan, J. L’éthique de la psychanalyse (1959-1960), Seuil, sf 51. ↩︎
  5. Sigmund Freud, Esquisse, sf 15 ↩︎
  6. Sigmund Freud,Esquisse, sf 1.
    https://www.freud-lacan.com/wp-content/themes/freudlacan-front/assets/content/2024/02/esquisse-trad.-hiltenbrand_dorgeuille-1.pdf ↩︎
  7. Lacan, J. Les Formations de l’inconscient (1957-1958), Seuil, sf. 215. ↩︎
  8. Lacan, J. L’éthique de la psychanalyse (1959-1960), Seuil, sf.60. ↩︎
  9. I.b.i.d, sf 21. ↩︎
  10. Sigmund Freud, Esquisse, sf 11. ↩︎
  11. I.b.i.d, sf 28. ↩︎
  12. I.b.i.d, sf. 15. ↩︎
  13. Couvert, M. “Le bébé analysant, repère et perspective”, Paris, érès, 2022 sf. 25. ↩︎
  14. Lacan, J. L’éthique de la psychanalyse (1959-1960), Seuil,s.68. ↩︎
  15. Couvert, M. “La Clinique pulsionnelle du bébé”, Toulouse, érès, 2018. ↩︎
  16. Couvert, M. “Le bébé analysant, repère et perspective”, Paris, érès, 2022, sf. 69. ↩︎
  17. Lacan, J.Les Formations de l’inconscient(1957-1958), Seuil, sf. 305-306. ↩︎
  18. M. Poizat, “La voix et l’appel du sujet”, La voix, Paris, La Lysimaque, 1989, sf. 35. ↩︎
  19. Vives, M.J, Qu’entend-on lorsque l’on s’entend?, sf.31. ↩︎
  20. Dor, J. Introduction à la lecture de Lacan, Paris, Denoël, 2002, sf. 132. ↩︎
  21. Marie Christine Laznik, La théorie lacanienne de la pulsion permettrait de faire avancer la recherche sur l’autisme. ↩︎
  22. J. Lacan, Les quatres concepts fondemantaux de la psychanalyse (1964), Seuil, s. 150. ↩︎
  23. J. Lacan, Les quatres concepts fondemantaux de la psychanalyse (1964), Seuil, s. 150.. ↩︎
  24. Marie Christine Laznik, Conférence du Grand séminaire: Comment la lecture de L’Esquisse par Lacan éclaire la clinique du bébé”. ↩︎
  25. I.b.i.d, sf.5. ↩︎
  26. Jean Bergès, Psychose, autisme et défaillance cognitive chez l’enfant, sf. 16-17 ↩︎
  27. I.b.i.d, sf.18 ↩︎

Diğer Atölyeler