HANG KANG: BENİM YAZARIM DEĞİL!

Hande Aydın

“Sana da tuhaf gelmiyor mu?
Gözlerimizin kapakları ve ağzımızın dudakları olması…
Hem dışarıdan kapatılabilir,
Hem de içeriden sımsıkı kilitlenebilir olmaları…”

I.

2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Hang Kang’ın bu cümleleri Türkçe’ye çevrilmiş en son kitabı olan Yunanca Dersleri’ne ait. Hang Kang’ın tüm külliyatını yörüngesinde tutabilecek güçteki bu yoğun kesit, insanın iki dudağının arasından dökülenlerin ve gözünü açıp kapayana kadar olup bitenlerin nasıl da ötekine yazgılı olduğunu özetliyor. Bu satırların sahibi, yani Yunanca Dersleri kitabının suskunluğa bürünen kahramanı bir yetişkin olsa da Lacan’ın henüz bilinçdışı öznesi olmamış öznesinin, -eğer bilinçdışı öznesini, kayıp nesnenin izlerinin birbiriyle bağlantılandığı özneleşmedeki sonraki bir aşama ve bu sayede öznel bir yerin oluşması olarak tanımlarsak- tüm varlığıyla talep ettiği mutlak doyum ve tam da bu talebin aşılması koşuluyla yönelebileceği arzusu arasındaki bir uyuşmazlıktan; bir kopuşun hatırasından-şaşkınlığından konuşuyor gibidir.

Hang Kang’ın benzer siluetlerdeki bu karakterleri, bizzat yazarın kendi sesi olarak duyduğumuz ihtiyatlı, döngüsel bir anlatımla “dil”e geldiğinde, yani yazarın kelimeleri ile konuştuklarında önümüzde Lacancı bir okumayı mümkün kılan kapılar açılır. Öncelikli uğrak, kuşkusuz, bizzat Hang Kang’ın okurun talebine ipotekli olmayan, ihtiyatlı, döngüsel, boşluklu ve sessizlikle karakterize yazım biçimidir. Maurice Blanchot’nun eleştirmenin görevinin eserin özündeki sessizliği ortaya çıkarmak olduğunu söyleyen tespitini de hatırlarsak, bu kapı, bir ana kapıdır. Burada sessizliği, okurun iştahını kabartmayan, özellikle bahsi geçen tarihsel ya da bireysel travmalarda “olanı” işaret eden ancak erotize etmekten imtina eden kelimeler, ucu açık bırakılmış sorular, ünlemsiz ünlemler olarak düşünebiliriz. Anlatının kabarmadan, parlamadan ancak kaybolmadan da durabildiği bir üslup ile karşı karşıyayızdır. Bu tür bir işçilik, okurun, okuduğunun libidinal yükünü, yazarın mevcudiyeti ve namevcudiyetinin oluşturduğu sembolik ritim sayesinde peyder pey boşaltabilmesini ve bunu bir kayıp olarak deneyimleyebilmesini, dahası bu kaybı temsil edebilmek için yazarın anlatısının ritmi sayesinde etkinleştirdiği metafordan yararlanabilmesini mümkün kılar. Tam bu noktada, analiz sürecindeki sessizlik anlarından, analizanın zevk fazlasını işaret eden dolayısıyla onun bilinçdışını canlandırıp devindiren bir nesne a işlevi olarak bahseden Nasio’ya kulak verebiliriz.1 Hang Kang’ın sessiz üslubu, Nasio’nun bu müdahalesi ile birlikte okunduğunda Nobel ödülü veriliş gerekçesi de bir klişe olarak duyulmaktan çıkmaktadır. (Tarihsel travmalara duyarlılığı ve insanın kırılganlığını açığa çıkaran yoğun şiirsel düz yazısı…) Tarihsel travmaları aktarmanın, hatırlamaktan çok daha fazlasını gerektirdiği düşünülürse, söz konusu acıların yazarın dilinden dökülene kadar, bedenini kat etmeden -gözlerini bozmadan, dudaklarını kanatmadan- yol alması mümkün olmayan kristalize bir yapısı vardır. Daha doğrusu, kendi hallerine bırakıldıklarında kristalize olmaya müsait olan, tam da bu nedenle farklı temsil türleri ile serimlenmelerine ihtiyaç duyulan bir doğası… Bu anlamda Hang Kang’ın üslubunu bu pütürlü amorf yapıyı ovalayarak yumuşatan, acelesiz ancak kararlı hamleler olarak tanımlayabilirim. Özellikle de anlatım kipi, yazarın karaktere, karakterlerin birbirlerine seslendiği ikinci tekil döngülere yoğunlaştığında, “sen” dilinden kaçamayan okurun ve düşleminin bu nazik dolayıma girdiği ve kendi düşleminin, ızdırabının duygusal yükünü bu iki dişli (yazar-karakter, karakter-karakter) arasında öğüttüğü ve bu öğütülen duygu yükünün sembolik düzlemde yerini aldığı bir süreç kür ilişkisi değil de nedir? Barthes’in deyimiyle “henüz ortada edebiyat namına bir şey yokken bile orada olan, yazarın hızını ya da yavaşlığını seçemediği, dil ile temsili mümkün olmayan” yani Gerçek düzleminden arda kalanların dile dolanması ile oluşan bu üslup, evet, eserin içinde boşluk olarak “nesne a” olarak işlemektedir.

Benzer bir devri daimin her yazarda sessiz, boşluklu bir işçiliğe yol açmadığını söylemeye gerek yok. Örneğin, çoğu tarihsel romanda olduğu gibi kahramanın ölmeden önceki son jesti/zevki ile bitmez roman. Çocuk Geliyor’da, Gwangju’daki bir haftalık katliam ile eş zamanlı bir anlatımdan, ölenlere, sevdiklerinin öldüklerini bilmeden onları arayanlara, sonra onların da ölümlerine tanıklık ettiğimiz; hayatta kalanlar ile ayağa kalktığımızda da bitmez. Bu katliama eklenen yıllardan geriye dönüp tekrar bakarız ve artık ondan geriye anlatılacak hiçbir şey kalmayana kadar farklı perspektiften dinlediğimizde, yasa ve onun yıllar içinde uğradığı dönüşümlere dair bir çemberi neredeyse kat etmiş oluruz. Benim nezdimde Çocuk Geliyor’u,”sessizin payı” yapan organik unsur da tam da budur. Bir de kaosun ortasında, yere serdikleri gazetenin etrafında şeftali yiyen kadınların sessiz ritmi…

Benim yazarım değil!

Yazımın başlığındaki tespite geri dönersek, Hang Kang’ın, beğenmekle birlikte benim yazarım olmadığını söyleyerek bitirdiğim ilk kitabı Vejeteryan’dan sonra, normal koşullarda bitmesi gereken okuma serüvenimin çelişkili seyrine dair bir önerme olarak okunabilir. Sorum şu şekilde doğdu: Hang Kang yazımının, belki çok sevdiğim yazarlarla olduğu şekliyle değil ancak tesadüflerle ya da kitap raflarında karşılaştıkça kayıtsız kalamadığım bir çağrıya dönüşmesini nasıl açıklayabilirdim? Beyaz Kitap ve Çocuk Geliyor’dan uzun bir süre sonra yine bir kitapçı rafında tesadüfen göz göze geldiğim, o sırada Türkçe’ye çevrilmemiş olan Yunanca Dersleri’ne meylettiğimde bu sadakatin adının konması gerektiğini düşünüyordum ki Nobel’i alması bir oldu. Nobel ödülü verilişi gerekçesi ve üzerine yazılanlar da bu soruma tatmin edici bir yanıt olamadı. Nihayet, bu soru işareti, Özge Soysal yürütücülüğünde gerçekleşen seminerlerimizden birinde, Lacan’ın XI. seminerinde analistin konumuna dair geçen “bildiği varsayılan özne” ifadesini konuşurken bir önermeye dönüştü.2 Lacan bu mevhumu açıklarken, hiçbir psikanalistin mutlak bir bilgiyi bir nebze bile temsil ettiği iddiasında bulunamayacağını söyler.3 Ne var ki bir aktarım ilişkisinin kurulabilmesi, analistin yeteri kadar bir süre bu koltuğa oturabilmesi ile mümkün olur. Bazı yazarlar bu iddiayı yani “mutlak bilgiye sahip olma” iddiasını sonuna kadar götürürler ve kitabın son cümlesine noktayı koydukları yerden ötesi olmadığına ikna olarak kapatırız bu dosyayı. Filminin çekilmesine tahammülümüz olmaz mesela… Yazarla kurduğumuz o sıkı pakta bir üçüncünün girmesini istemeyiz. Bu açıdan Hang Kang’ın üslubu bir anda okuru içine almaktan çok uzaktır. Neredeyse sayfaların üzerinde kımıldayan, anlatıcının sesinin sürekli kaydığı, okuru daha ilk sayfalardan bölünmüşlüğü ile karşılaştıran içine giremediğimiz bir organizmayı izler gibiyizdir. Bildiğinin varsayılmasına karşı kayıtsızdır Hang Kang. Olay örgüsünün en can alıcı yerinde Tanrı anlatımı koltuğundan kalkar, kendisinin de bildiğini varsaydığı bir karaktere sözü bırakır. Biz de bildiği varsayılan bir muhatap bulma arzusuyla yanıp tutuşarak bu sefer de onu takip ederiz. Bu anlamda artık başlıktaki bilmecemsiyi nihayete erdirebiliriz. “Hang Kang benim yazarım değil… çünkü kimsenin yazarı değil” diyerek. Kendi yazarı olduğunu düşünen okurların bile. Bununla birlikte Hang Kang anlatımını merkezden yoksun anlatılardan ayrı tutmamız gerektiğini söylememiz gerekir, çünkü bu ciddiyette salınan bir yazımın en son varacağı yer nihilizm olurdu.

II.

Şanslıysanız bir dağ bulursunuz. (Etel Adnan)

Yazarın beden ve ses konularını işlediği Vejeteryan, Beyaz Kitap ve Yunanca Dersleri üçlemesi, jouissance kavramının teyakkuzda olması bakımından son durağımızı oluşturmaktadır. Koreli kadınların, bir iç savaş anlatısında romantize ettiğimiz o mahur duruşu, gündelik yaşama dair kısmi zevklenmeler aracılığı ile dengelenmediğinde; toplumsal yaşama dair normlar -pür sembolik bir zemin üzerinde yaşamak mümkünmüşçesine- farkın, başkalığın işlemesine izin vermediğinde, zevkin bedeni zaptının azabı da kaçınılmaz olmaktadır. Bu tür bir bedensel ele geçirilme, bedenin konuşan beden olmaktan çıkıp, rotasını kendi kendine zevklendiği, devindiği o duyumsal ilk anlara; öz yıkıma çevirişi olarak anlaşılabilir. Böyle bir kültürel fonda, Hang Kang romanlarındaki anne figürleri, eksikli Öteki’ler olmaktan ziyade, tüm güçlülüğü ile arzunun devinmesi gereken boşluğu dolduran, dolayısıyla normların garantörü olan figürler olarak karşımıza çıkarlar. Bebeklerine uzattıkları sesleri ve bakışları, öznel bir mırıldanıştan, zevklenmeden yoksun kaldığında, başka bir deyişle sadece aynalama işlevi gördüğünde, karakterlerimiz de semboliğin kıvamını, ritmini belirleyen, dolayısıyla esnekliği oranında dayanıklılık sağlayan bir manevra kabiliyetinden de eksik kalmışlardır.4 Vejeteryan’ın Yonghe’si mutsuz evliliğinin içinde, gördüğü bir rüya üzerine şiddetle hissettiği bir tiksintiye uyanır ve et yiyememeye başlar. Rutin bir aile ziyaretinde, babasının, kocası ve ailedeki diğer kadınlar ile birlikte genç kadına zorla et yedirmesi sonrasında bu alelade vejeteryanlık kararı Yonghe için özyıkımın başlangıcı olur. Kitap boyunca bir bitki olmak istediği, camlara fotosentez için memesini dayadığı bir çözülmenin ağır çekimini izleriz. Ağır çekimdir çünkü klişe bir gerçek olarak insan kolay kolay delirmemektedir. Yonghe’nin rüya özelindeki bu ilk çözülmesinde, yani et yemeyi bir anda bedensel bir tiksinti ile bir reddediş olarak bırakmasında, jouissance’ın düzenleyici etkisinden bahsetmeye değer bir şey vardır bana kalırsa. Mutsuz bir evlilik ve gelenekler arasındaki tek düzelikte yukarıda bahsettiğimiz üzere zevkin semboliği düzenleyici işlevi eksik kaldığında, Yonghe’nin de en yakınında olduğunu düşündüğü kişilerin ihanetinden itibaren bedenin kendisini sembolik bir bedenden ziyade birer et yığını olarak algılamaya başladığını varsayabiliriz. Bu açıdan, Yonghe’nin bu şekilde çözülüşünde elbette ironik bir yan bulunabilirse de “kadın bedeninin evcilleştirilmesine karşı çıkan bir beden” bulan tespitlere katılamayacağımı söylemeliyim. Nasio’nun, zevk fazlasının ana figürlerinden biri olarak işaret ettiği acı, yapısal boşluğun olması gereken yerde bu boşluğu dolgulayan bir a nesnesi olarak çoktan tahtına kurulmuştur ve bu genç kadın “besle beni anne” diyerek memelerini güneşe her açısında onu arzuya ve yaşama dair bir ufuktan uzaklaştırmaktadır. Bedenine dolan sıcaklığın ahengi pahasına…

Yunanca Dersleri’nin isimsiz kadın kahramanı için benzer bir tetikleyici olay, bir köpek tarafından ısırıldıktan sonra, babasının köpeğe yaptığı işkenceye şahit olmasıdır. Çocukluğundaki bu olaydan çok değil birkaç yıl sonra sözcüklerden midesi bulanmaya ve konuşamamaya başlar. Bu sefer kahramanımız isimsizdir, ancak Yonghe gibi Gerçek’in içinde kaybolup gitmez; burada, arzulamanın durmasına bağlı olarak ortaya çıkan bir semptom söz konusudur. Sözcüklere dökülemeyen bir dehşetin tazyiki, bir bünyeye sığmaz olduğunda, karakterin ağzını açtığı anlardan medet umması şaşırtıcı gelmemektedir. Neyse ki bu kahramanımızın cebinden kadınsıya dair bazı eşantiyonlar çıkar ve sesinin hizmet etmek istemediği şeyin ana dili olduğu varsayımı ile harekete geçerek, insanlığın artık hiç kullanmadığı bir dili öğrenmeye başlar. Bu derslerde kulağına gelen sesler kişisel tarihinde hiçbir çağrışıma yol açmayacağından, er geç bir gün sesi, salyangoz misali kabuğundan çıkacaktır… Sesin tümden kaybolmasını, semboliğin reddi, konuşan beden olmanın reddi olarak düşündüğümüzde bu dolayım, A eşittir A, ses eşittir ana dili dayatmasına karşılık Lacan’ın dediği gibi analizanları terapiye getiren dahiyane “ilk yalan”lardan birini oluşturmaktadır.

Son olarak Hang Kang’ın öz yaşamına dair de kesişimler içeren, Beyaz Kitap’ın yine isimsiz karakteri doğumundan iki saat sonra vefat eden hiç tanımadığı ablasının ve ondan sonra doğan ve yine yaşamayan abisinin ardından, kendi öznel simgesel alanına yerleştirilmeden, onların yaşamına doğmuş olduğu hissiyle büyür ve beyaz kitap boyunca, annesinin bahsindeki ölü bir bebeğin beyaz bir örtü ile hem kundaklanmış ve hem de kefenlenmiş halini, o beyazlığı, beyaz nesneler aracılığıyla rumine eder. Ölümü parçalara ayırıp temsil edilebilir hale getirmeye uğraşır ki kendi doğabilsin…          

Neyse ki Güney Kore’nin, kendini can havliyle dışarı atan kadınları için şehirlerin hemen içinden yükselen dağları vardır ve Hang Kang romanlarının seyrinde bu tür bir ani kopuşla, bazen küçük çocuğunu yatakta uyurken bırakarak yağmur çamur demeden kendini dağa vuran kadınlarla karşılaşırız. Yine de hissedilen toplumsal baskı arttığında bir sınır deneyimi olarak devreye giren bu hamlelerin, daha acı verici olan düşünme, bir yargıya varma, karar alma gibi sembolik gereklilikleri ertelemenin bir yolu olmaktan daha fazlası olduğuna inanmaya ihtiyacımız vardır. Hang Kang, üslubunu Ariadne’nin ipi gibi uzatır bu kadınlara, Vejeteryan’ın kahramanı Yonghe’yi kurtaramaz ama Beyaz Kitap ve Yunanca dersleri kitaplarının isimsiz kadın kahramanları için umut vardır. İlki, aynı ipi kullanarak, Gerçek’e batmamak üzere beyaz şeylerden bir hedik5 yapar. Yunanca Dersleri’nin kadın kahramanı ise daha atik bir şekilde bu ipin salınımı ile bir Öteki’ne savrulma gücü bulur ve arzusu işlemeye başlar. Her şey yerini bulur, ses göğe yükselir ve anlam iner en dibe…6


Kaynakça:

Blanchot, M. (2023), Gelmekte Olan Kitap (Çev.Zeynep Turan), Sel Yayıncılık.

Barthes, R. (2014), Görüntünün Retoriği, Sanat ve Müzik, (Çev. Ayşenaz Cengiz-Ömer Albayrak), YKY.

Kang.H. (2016), Vejeteryan (Çev.Göksel Türközü.), April Yayınevi

Kang.H. (2021), Beyaz Kitap (Çev.Göksel Türközü.), April Yayınevi

Kang.H. (2019,) Çocuk Geliyor (Çev.Göksel Türközü.), April Yayınevi

Kang.H. (2025), Yunanca Dersleri (Çev.Göksel Türközü.), April Yayınevi

Lacan,J.(2013), Psikanalizin Dört Temel Kavramı, (Çev. Nilüfer Erdem), Metis Yayınevi s.246

Nasio, J.D. (2025), Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders (Çev.Özge Soysal-Murat Erşen), Livera Yayınevi

Dipnotlar:

  1. J. -D. Nasio, Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders, Livera Yayınevi, 2025, s.162. ↩︎
  2. Özge Soysal yürütücülüğünde J.Lacan’ın Yapıtını Okuma Seminerleri: Seminer V. Kitap (1957-1958) “Les Formations de L’Inconscient”, 2024-2025. ↩︎
  3. J. Lacan, (1964) Psikanalizin Dört Temel Kavramı. Seminer XI. Kitap, s.246. ↩︎
  4. Yıllar önce izlediğim bir belgeseldeki doğum günü pastasının üzerine yazılan ifade bu durumu çok güzel özetliyor. “Artık on beş oldun.” İyi ki doğdun değil, birlikte nice senelere değil, bir tasdik! ↩︎
  5. Hedik: Kar üzerinde batmadan yürüyebilmeyi sağlayan ayakkabının altına bağlanan bir gereç.  ↩︎
  6. Asuman Susam’ın Füsunkar şiirindeki “Ses göğe yükselsin, anlam insin en dibe…” dizesine istinaden Plasenta, 2018, Everest Yayınları, s. 36-37 ↩︎

Diğer Atölyeler