Varlık’tan Varlığ’ım/Efendi Gösterenine: Psikanalizin Öteki Yüzü

2 Haziran 2024
Christine Dura Tea
Türkçe Çeviri: Berkay Ilgaz

Uluslararası Lacanyen Derneğinde (A.L.I.) bu sene hepimiz Jacques Lacan’ın
Psikanalizin Öteki Yüzü1 seminerini çalıştık. Bu semineri 28-29-30 Ağustos
tarihlerinde Nice’te de çalışacağız. Eğer yolunuz Nice şehrine düşerse bize
katılmanız için sizi davet ediyorum. Lübnan, Türkiye ve diğer ülkeler için özel
bir ücretlendirmemiz olacak.


Özge Soysal, Sevinç Beyza Toktay ve A.L.I. Côte d’Azur’den Laeticia Pujol,
Christine Bariller ile “aktarımın harfleri” sorusu üzerine yürüttümüz çalışma
çerçevesinde İstanbul’da bir konferans gerçekleştirmeye söz vermiştim. Ama
şartlar benim için elverişli olamadı ve bundan dolayı üzgünüm. Bunun
sonucunda Özge Soysal ile bu akşam aynı bizim gibi Psikanaliz’in Öteki Yüzü
seminerini çalışan grubunuz ile bu karşılıklı konuşmaya yer açan buluşmayı
planlama kararı aldık.


Nice’te yaz seminerini hazırlamak, bizim için uzun yıllardır süregelen bir
alışkanlık haline geldi. Bu seminer süreci, dileyenlerin gelip bir dersi
yorumladığı bir yaklaşım içerisinde gerçekleşiyor. Yapılan yorumlama
genellikle, metnin gerçeğiyle kurulan ilişkiyi ve okuma esnasında nerede
tökezlediğimizi ortaya çıkarıyor. Uzun zamandır metni anlama fikrini bir
kenara bıraktık. Çünkü biliyorsunuz ki, anlama (signification) doğru
kaymamak için bir metin çok çabuk anlaşılmaya çalışılmamalıdır. Analiz
sürecinde olduğu gibi birini konuşmaya davet etmek, ona nasıl yapması
gerektiğini anlatmaktır. Yani, bu anlatım herhangi bir şey değil, ona kuralı
açıklamaktır. Dolayısıyla burada anlaşılması gereken şey, bir söylemin içine
dahil olduğumuz ve konuştuğumuzdan dolayı, Lacan’ın gösteren (signifiant)
adını verdiği ve dilsel aygıtını destekleyen bu aygıta dahil olmuş
olduğumuzdur. Anlamamız gereken gösterenin etkileridir.


Yine/Hala2 seminerinde çalıştığımız üzere bu dilsel aygıt içinde gösterenlerin,
zevk (jouissance) ile arasında ilkel bir ilişki bulunmaktadır. Yani, sıkı bir
şekilde ele almaya çalıştığım soru olan öncül varlık, bir zevk varlığıdır.
Böylece beden, zevkten etkilenmiştir ve yaptığımız okuma, her birimiz için bu
zevki çağırır. Sıklıkla söylediğim gibi, Lacan’ın seminerlerini sanki bir
gezintideymişiz gibi, adım adım okuyarak ilerliyoruz. Çoğu zaman yüksek
sesle yapılan bu okuma her birimiz üzerinde etkiler yaratır, bedenimizi etkiler.
Bu gezintide, küçük taşlar toplarız. Bazen de büyük taşlara çarparız. Ara sırada birkaç çiçek de toplarız. Ve böylece yol alırız. Her seferinde, anlama
isteğimizden birazcık da olsa yerimiz değişmiş olur.


Özge Soysal, benden varlık sorusunu Lacan’ın Psikanalizin Öteki Yüzü
semineri yani efendi söyleminin öteki yüzü bağlamında ele almamı isteyerek
bu akşamki soruya yön verdi. Bu öteki yüzde, analistin söylemi ortaya
çıkmalıdır. Ama bunun için, söylemlerin döngüsünde bir çeyrek dönüş gerekir.
Özge Soysal’a bu daveti için teşekkür ederim.


2001 yılında yazdığım “Varlık sorusu” başlıklı makaleyi hatırlıyorum. O
zamanlar analitik kür uygulamaya başlayalı birkaç yıl olmuştu. Jacques
Lacan’ın “Nesne İlişkisi” ve “Özdeşim” seminerlerine, “Yazılar (Écrits)” adlı
derlemesine ama özellikle “Bilinçdışında Harfin İşlevi” başlıklı metnine
değinmiştim. Ayrıca François Balmes’in “Lacan’ın Varlık Hakkında
Söyledikleri” adlı kitabından da yararlandım.


Analitik sürece ilgi duyuyordum. Daha doğrusu, analiz talebinde bulunan bir
hastanın analitik sürece girmesini mümkün kılacak şeyin ne olduğuna ve
bugün hala geçerliliğini koruyan yeni ruhsal ekonomiden itibaren bu soruya
ilgim yönelmişti. Çünkü makalemde gösterdiğim ve burada yeniden ele
almayacağım bir fobi vakası üzerinden ortaya koyduğum şeye dönecek
olursam, nevrozun, öznenin dünyaya gelmesinden önce, yani gösterenlerin
bulunduğu yerde, büyük Öteki’de, varlığın özneye yönelttiği bir soru olduğunu
vurgulamak isterim. Çünkü her nevroz, insanın gösterenle olan ilişkisini
olduğu gibi ortaya koyduğu soru zemininde, gösterenin düzeni içinde kendine
özgü bir döngüyü yeniden üretir. Psikozda bu durum farklıdır. Çünkü aracılık
ve Baba-nın-Adı göstereninin cinselleştirilmesi eksik olduğundan, gösteren
Gerçekte geri dönecektir. Bunu zaten biliyorsunuz.


O halde bu varlık sorusu, nevrozda, özellikle özne ve Öteki arasında bir
düğüm oluşturur.


Lacan’a göre soruyu soran, zaten Büyük Öteki’nin içinde orada olan varlıktır.
Soru varlığa dairdir. Varlık, soruyu soran ama aynı zamanda söz konusu
olandır. Özne, sorunun yazarı değildir. Soru, öznenin önüne konmuş değildir.
Yani, düşünülen nesnenin düşüncesi boyutunda bu soruyu soran kendisi
değildir. Bunun gerçekleşmesi için bir sonradanlık etkisi ve mantıki zaman
gerekir.


Burada hangi “varlık” söz konusudur? Zevk sorusundan bahsederek size
zaten cevapladım ama Lacan’ın Yazılar’da dediğinde duralım:
“Burada söz konusu olan, yalnızca olmak fiilinin boşluğunda, bir anlık bir
şimşek gibi beliren o varlıktır… ve ben dedim ki, varlık, özne için kendi
sorusunu ortaya koyar. Bu ne demektir? Varlık, bu soruyu öznenin önüne
koymaz. Çünkü özne, onun bu soruyu sorduğu yere gelemez. Ama bu soruyu öznenin yerine koyar. Yani bu yerde, tıpkı bir sorunun kalemle yazılması, ya
da antik insanın ruhuyla düşünmesi gibi özneyle birlikte soruyu kurar.”3


“Özne için onun cinsiyetine ve varlıktaki rastlantısallığına dair olan bu soru bir
yandan onun erkek mi kadın mı olduğuna, diğer yandan da bu ikisinden biri
olmayabileceğine ilişkindir. Bu iki boyut, kendi gizemlerini birleştirir ve üreme
ile ölümün simgelerinde düğümlenir.”4


Böylece, Efendinin Söylemi’nin neden öznenin hakikatini açığa çıkarmak
üzere söz haline gelmeyi bekleyen bilinçdışının bizzat yapısı olduğunu
anlıyoruz. Dünyanın ve tarihin sahnesinde gerçekleşen analitik kür içinde
ancak bu söz haline getirme ile bir çeyrek dönüş mümkün olabilir.


Efendinin söyleminden başlayarak söylemin bu yapısı bilinçdışında zaten
gerekli bir yapıdır. Sözü çokça aşan, kendini her zaman duyurmayan bir
yapıdır. Dilin aracılığı “konuşan varlığı” ortaya çıkartır. Bu söylem yapısı, üst
benlik yönünden tabi olduğumuz bazı temel ifadeleri taşır. Ayrıca, Efendi
göstereni, zevkin patlak verişini anımsatır. Efendi göstereni, zevkin bir izidir.


25 yıl önce “varlık” sorusunu sorgularken, bir analitik kürü başlatan soruyu
yani bir erkek ya da kadının kendi varoluşuna dair yönelttiği ve eklemlenmiş
bir biçimde dile gelen “Ben burada neyim?” sorusunu sorgulamak istiyordum.
Böylece, bir önceliği ima eden ve semptom aracılığıyla ifade bulan bu kurucu
“varlık kaybı”nı sıkı bir şekilde ele almayı amaçlıyordum. Semptom, özne
açısından yolunda gitmeyen şeyi temsil eder ve varlık sorusunun gösteren
biçiminde ortaya konmasıdır. Günümüzde, semptomun sorusu yeni ruhsal
ekonomi sonucunda ilk ön-görüşmelerde zor fark edilir ve zor okunabilir hâle
gelmiştir. Çünkü yolunda gitmeyen şey, varlık/olmak tarafında değil, daha çok
sahip olma tarafındadır. Lacan, Psikanalizin Öteki Yüzü seminerinde,
kapitalist söylemin, tüketim nesnelerinin ve olumlanmış nesnelerin sürekli
yeniden üretimi yoluyla semptomu aldattığını ve bazen semptom okumamızı
tıkadığını ortaya koyacaktır. Bu nedenle, analitik çalışmanın bir zamana
ihtiyacı olacaktır. Çünkü bugün, analitik çalışmanın açılabilmesi için artık
zaman gerekmektedir.


Varlık sorusuna dair tüm bu detaylandırmanın kökeni, felsefe ve Heidegger
tarafında bulunur. Lacan, felsefi kavramlarla kendi analitik kavramlarını
biçimlendirmek ve üretmek için, Nietzsche’nin bir ifadesini alıntılarsak, “çekiç
darbeleriyle ilerler”.


Varlık sorusuna dair detaylandırma son derece karmaşık biçimde ortaya çıkar
ve Lacan’ın yapıtı boyunca değişim geçirir. Bu detaylandırma etrafında, gerçek ile simgesel olanın tüm eklemlenişi evrilecek, hatta bazen tersine
dönecektir. Lacan’ın yapıtının başında her ne kadar simgeleştirilmiş öncel bir
Gerçek varsayılmış olsa da varlık, simgeselin görünüşüdür. Sonrasında ise
varlık, gerçek ile simgeselin bir eklemlenişi olarak yeniden belirir ama tam da
gerçeğin simgeseli aşması bakımından. Varlık, gerçekte olanın simgeselde
belirmesidir. Ancak belirişin asgari biçimiyle, neredeyse belirişin yokluğu, bir
kesinti gibi.


Lacan varlığın işlevini, özneye karşı olarak nesne tarafına yerleştirir. Bu
nesne, her durumda, tam da gösteren olmamakla ve kurgusallaştırılamaz
(non-spécularisable) olmakla tanımlanır. Söz konusu olanın anlamlandırma
sürecinden kaçan “a” nesnesi olduğunu biliyoruz. Bu a nesnesi, arzuya neden
olan, ancak dünyadaki tüm bağımlılıklar yoluyla bile tıpkı tüketim nesneleri ya
da dürtünün deliklerini aldatan bilim gibi asla yeniden bütünleştirilemeyecek
olan varlık kaybıdır.


Kesinti, simgesel içindeki bu gerçek noktası olarak tanımlanacaktır. Bu
öznenin varlığının noktasının ta kendisidir, fantazmda (düşlemde) özne ile
nesne arasında hem ayrım hem de değiş-tokuş noktasıdır. Kesinti, Lacan’ın
kimi zaman sınır niteliğini, hatta artı-zevk (plus-de-jouir) ile birlikte simgeselin
ötesinde bir yeri vurguladığı, kimi zamansa doğrudan Gerçek boyutunu işaret
ettiği varoluşun bu noktasıdır. Bu, zevk kaybını desteklemek ve aynı hareket
içinde bu ilave zevki üretmek için Efendi gösterenine güvenmektir.


Bir analizin açılış sorusunu, Lacan’ın “yarık” (béance) terimiyle yeniden dile
getirdiği varlık sorusuyla eklemlemeye imkan veren güzergahı burada
özellikle vurgulamak isterim. Gösterenlerdeki bu yarıktan, varlığın eksikliği ve
öznenin var olmaya dair çağrısı doğar.


2001 tarihli makaledeki vaka incelemesinin zeminini oluşturan Lacan’ın
Nesne İlişkisi başlıklı 4. Seminer’i bize yarığı, uyumsuzluğu, özne ile nesnesi
arasındaki temel yetersizliği hatırlatır. Bağımlılık, anoreksiya, trans kimlik gibi
günümüz patolojileri bu yarıkları doygunluk dünyamızda yeniden ortaya
koyar. Bu yarıklar, bizi dilsel yapının deliğiyle yüzleştirir. Aynı zamanda,
kendini dile getirmeyi, başka bir gösteren için gösteren zincirinde temsil
edilmeyi ve “konuşan-varlık (parlêtre)” olarak deneyimlenmeyi bekleyen varlık
için bir sığınak güvencesini sunar.


Psikanalizin Öteki Yüzü’nün okunması, böylece, Lacan’ın dört söyleminin,
dört harflik biçimsel yapısıyla yakından ilişkili olan varlık soruma yeni bir ivme
kazandırmaktadır.


Felsefi soru giderek daha da politik bir hal alır, çünkü bu seminer Fransa’daki
Mayıs 1968 olaylarının ardından konumlanır. Lacan, hem devrim yapmak
isteyen öğrencilere yanıt vermek ister, hem de daha önce de bir şekilde ima ettiğim üzere Efendinin Söylemi’nin bir bükülmesi olarak kalan kapitalist
söylemle birlikte ortaya çıkan yeni bir ruhsal ekonominin meselelerini bize
duyurur. Kapitalizm söylemi tam da, özne ile nesnesi arasındaki yarığı
kapatan ve artık Lacan’ın “Varlığı’m” (M’être) diye yazdığı Efendi gösterenini
yazmak üzere, Gerçek’in düzenlediği gösteren zincirinin o eklemlenme
noktasına izin vermeyen söylemdir.


Lacan’ın da belirttiği üzere birer gösteren olan S1, S2, S, a harfleri dört
söylemde devreye sokulmaktadır. Ancak bu harflerde birer gösterilen
(signifié) aramaktan kaçınmak gerekir. Lacan, burada da bizi anlamlandırma
sürecine doğru kaymamamız konusunda bizi uyarır.


Bu harfler, dört söylemi matem (mathèmes) şeklinde biçimlendirir. Bir matem,
matematikte ya da mantıkta bulunan cebirsel ve biçimsel formüllere
benzeyen bir yazım biçimidir.


Dört konum gereklidir: Sol tarafta bulunan failin (Agent) ve hakikatin (Vérité)
konumları, sağ tarafta bulunan Öteki’nin (Autre) ve Üretimin (Production)
konumları. Bu, yararlanılmak üzere ve konuşan varlığın Öteki’ne hitabının
yapılandığı dünyayı saptamak için oluşturulmuş bir yazım biçimidir. Bu da
ortak bir zevk etrafında örgütlenmiş konuşan varlıklar arasında kurulan
toplumsal bir bağ içinde gerçekleşir. Dolayısıyla, gösterenlerin eklemlenişi
burada ön plandadır.


Bu cebirsel düzenin harflerinin, yani S1, S2, a, S’nin ardıllığı bozulamaz. Bu
dört harf, bu sırayla farklı konumlara yerleşir ve bir çeyrek dönüş
yaptığımızda yalnızca dört yapı, dört söylem elde ederiz. Daha fazlası yoktur.
Efendinin Söylemi, Üniversitenin Söylemi, Histeriğin Söylemi ve Analistin
Söylemi. Her birini burada ayrıntısıyla ele almayacağım, siz bunları zaten
çalıştınız. Lacan’ın söylem adını verdiği şey, mantıksal bir zorunluluktur.
Söylem, analiz sürecinin başlangıcı ile sonu arasında bir bağın bulunduğu
yerdir. Çünkü ortaya çıkan soru Analistin Söylemi’nin toplumsal bir bağ
oluşturup, oluşturmadığıdır. Görünüşe göre Analistin Söylemi, harfler
arasında uygun bağın kurulduğu yer olarak bundan çok daha fazlasını ifade
eder.


Ama Fail (Agent) konumu üzerinde biraz duralım. Burada söz konusu olan
Efendi (Maître) değildir. Örneğin, analist söyleminde bu konum suretin
(semblant) konumu olabilir. Analist, “a nesnesinin sureti”dir, “a nesnesi”
değildir. Böylece buraya “Varlığ’ım (M’être)” gösterenini yazabiliriz.


Bana önemli görünen şey, bir yandan güçsüzlüğün yeniden yerine
oturtulmasıdır. Bu güçsüzlük, zevkin sınırıdır. Bu sınır çoğu zaman bir
üçgenle işaretlenir ve bir söylemin üretimi ile onun hakikati arasındaki
ayrışmayı ifade eder. Bu güçsüzlük, modernitemizde bütünüyle ortadan kaldırılmış olan bir imkansızın üzerini örter. Bu imkansız, okun yönünü takip ederek yukarıdan okunmalıdır.

Yarığa, zevkin kurucu kaybına dönersek, bu seminer bize Freud’un mitindeki
babanın, aslında başlangıçtaki, zevk kaybının bir kılıfından ibaret olduğunu
duyurur. Zevklenmeye izin verilmesi, zevkin yapısına dair hiçbir şeyi
değiştirmez. Çünkü zevkin kendisi zaten bir yarık içerir ve travmatiktir. Daha
önce de belirttiğim gibi çıkışı olmayan bir tekrar zorunluluğunu başlatan bir
deliktir. Çünkü bu zevk tekrarından geriye kalan, sadece birkaç küçük
parçadır. Böylece anlayabiliriz ki, Freud’un mitlerde aradığı o “gerçek baba”,
aslında dilin bıraktığı travmatik izden başka bir şey değildir.


Bu delik, bu zevkin varlığının yarığı, erkek ile kadın arasında cinsel ilişkinin
yokluğunu biçimlemesine olanak tanıyacaktır. Bu da bir sonraki seminerde,
zevkin cinsiyete göre farklılaşan bir yapısını ortaya koyacaktır.


Aslında, varlık sorusunu ve semptomunda temsil edilen bir özne için bir kürün
kurulmasını sorgularken, ben sadece analistin söylemini, özellikle de tekil
özellik/çizgi (trait unaire5) ve tekrar sorusunu sorguluyordum. Tam da bu
seminerde, zevk ile ilişkinin sorusu bir tekrar olarak düşünülür. Oysa bu
seminerden önce, zevk ile ilişki, bir fantazm (düşlem) olarak, aşılması
gereken bir perde biçiminde kavranıyordu. Tekil özelliğin/çizginin işlevi, izin
en yalın biçimidir, gösterenin kökenidir ve bu yönüyle bizi duyulara ya da
duyumsamaya ampirik olarak bağlı her türlü kökenden kurtarır. Lacan, içgüdü
(instinct) kavramını, duyumsama biçiminde olan bedenin bilgisini reddeder.
Ayrıca Aristotelesçi bilgi dahil olmak üzere, geleneksel felsefi bilgi biçimlerini
de reddeder. Analitik kürde bizi harekete geçiren bilgi, mantıksal gerekliliklerle
eklemlenmiş bir bilgidir. Bu her şeyden önce yazının kullanılmasıdır ve en
başından itibaren bu bilgi, o ize, tekrarlamaya ve özgül unsur biçimine
dayanarak devreye sokulur. Haz ilkesinin yaşamın sıradan gerilimlerine
koyduğu sınırları aşan bir zevk biçiminine aracılık eder. Bu zevk kaybının tekrarında, yitirilen nesnenin işlevi yani a nesnesi ortaya çıkar. Bu, gösterenin
entropisidir.


Çünkü analistin söylemi, tekil özellik/çizgi üzerine temellenir. Analistin
bulunduğu konumda, nesnenin sureti olarak “a” nesnesi yer alır. Bu, öznenin
bölünmesi aracılığıyla, onun bilinçdışı özdeşleşmelerinin efendi gösterenlerini
(S1) üretmesini sağlar. Bu üretim aynı zamanda onların düşüşüdür. Bilgi (S2),
Hakikat konumundadır. Ancak bu bilgi ne antik Efendi Söylemi’ndeki, ne de
Üniversite Söylemi’ndeki bilgiyle aynı değere sahiptir. Analistin söyleminde bu
bilgi, bilinçdışı ve varsayılan bir bilgidir. İlk satır, bize analiz sürecine girişteki
gerekli histerikleşme etkisini gösterir. Bu, aktarımın etkisidir.


Analistin, kendisine konuşmaya gelen kişinin bilinçdışı gösterenlerine dair bir
bilgiye sahip olmaması vurgulanması önemli bir noktadır. Ancak bu, analistin
bilgisiz olması gerektiği anlamına gelmez. Bilinmesi gereken şey, metinsel bir
bilgidir. Yani analist, gösterenin mantığını bilmelidir. Bu, tek birini bile
kaçırmamak koşuluyla öylesine katı bir düzen içindeki harf zincirleri halinde
eklemlenir. Böylece bilinçdışı bilgi, tekil özellik/çizgi ve bu zevkin patlak
verişinden hareketle düzenlenir.


Bitirirken söyleyebilirim ki, Lacan’ın bu seminerde ortaya koyduğu şey,
ilerleyen yıllarda geliştireceği semptoma atfedilen yeni bir değerin yolunu
açacaktır. Tekil özelliğe/çizgiye dayanarak, burada aktarımın diğer yönelimini,
yani libidinal yönünü sorgulamak gerekir. Yani analistin bilgiye sahip olduğu
varsayılan özne olmadığı asla unutulmamalıdır. Analist, öznenin bilinçdışı
bilgiyle kurduğu ilişkiyi oyuna sokar ve bu yolla, öznenin zevkine neden olan
şeyle kurduğu ilişkiyi de oyuna sokar. Biri bilgiye, diğeri zevke dönük olan
aktarımın bu iki yüzü Lacan’ın dört söylemi yazarken mantıksal olarak
eklemlediği şeydir.


İşte bu nedenle, Aktarım üzerine yürütülen çalışma grubumuzda, Lacan’ın
formülünü yakından kavramaya çalışıyoruz: Analistin söylemi, Efendinin
söyleminin öteki yüzüdür.

  1. Fransızcası “L’envers de la psychanalyse” – Psikanalizin Öteki Yüzü olarak çevirdiğim bu
    semineri, bir başka çeviri önerisi olarak, “Psikanalizin Aksi” olarak da çevirebiliriz. (ç.n.) ↩︎
  2. Fransızcası “Encore” – Encore kelimesi “en corps” olarak da okunabilir. “En corps”, bedende
    anlamına gelmektedir. (ç.n.) ↩︎
  3. L’instance de la lettre dans l’inconscient ou la raison depuis Freud, 9 Mayıs 1957. ↩︎
  4. D’une question préliminaire à tout traitement possible de la psychose, Aralık 1957 – Ocak 1958. ↩︎
  5. Freud, Kitle Psikolojisi ve Benlik Analizi isimli kitabında özdeşleşmelerden bahsederken tek bir
    özelliğe yapılan bir özdeşleşmeyi ayrı bir yerden ele alır. Bu bölümde Freud, bu özdeşlemeyi “Şunu not etmek gerekir ki, bu özdeşleşmelerde benlik kimi zaman sevilmeyen kişiyi, kimi zaman da sevilen kişiyi kopyalar. Ve her iki durumda da özdeşleşmenin yalnızca kısmi, bütünüyle sınırlı olduğunu, benliğin nesneden yalnızca tek bir özelliğini ödünç almakla yetindiğini görmekteyiz” diyerek açıklar. Yani tek, biricik bir özelliğe yapılan bir özdeşleşme. Babasının öksürüğünü taklit eden Dora’yı örnek olarak verebiliriz. Bu özelliğe Freud “Einziger Zug” (tek/biricik özellik) olarak adlandırmaktadır. Lacan, Freud’a Dönüş’ü ile beraber bu kavramı, tekil özellik/çizgi olarak çevirdiğim “Trait Unaire” çevirisiyle ele alır. Lacan’a göre tekil özellik/çizgi, öznenin kuruluşunda farkı ortaya koyan gösterendir. Öznenin, kendini dil ve sembolik düzen içinde konumlandırmasına olanak sağlayan tekil özellik/çizgidir. Tekil özellik/çizgi, özneyi Öteki’nin alanına kaydeder. Özel isimleri de tekil özellik/çizgi için bir örnek olarak verebiliriz. Aynı zamanda, buradan itibaren imgesel ve simgesel özdeşleşmeye dair bir ayrımı yapmaya başlıyoruz. İmgesel özdeşleşme beden imgesiyle, duyusal algıyla oluşurken, simgesel özdeşleşme tekil özellik/çizgi ile, duyusal algının ötesinde olanla gerçekleşir. (ç.n.) ↩︎

Diğer Atölyeler