Yazan Kimdir: Psikanalitik Kuram Bağlamında Yazarın Bölünmüşlüğü

Nilhan Algan

Kalem elimdeyken, parmaklarım klavyede dolaşırken içimde kıpırdayan o sesin sahibi kimdir gerçekten? Bazen kendimi sözcüklerin içinde bulurum, bazen de onların ardında kaybolurum. Her cümleyle biraz daha yaklaşırım kendime, ama her cümleyle biraz daha uzaklaşırım. Sanki yazarken oluşurum ama aynı anda silinirim… Yazarken kim konuşur? Ve yazı, bu konuşanın gerçekten bir “özne” olduğunu ne zaman ima eder—ya da etmez? Yazı, bir ötekinin arzusuna mı hitap eder, yoksa bir tür sahnesiz monolog mudur? Belki de yazı, her zaman geç kalan bir tanıklıktır—bir şeyin zaten olup bittiğine dair sessiz bir kayıt. Bu yazı, işte o boşluğun izinden yürümeye çalışacak.


Psikanalitik kuram, özneyi varoluşunu sabit bir zemin üzerinde sürdüren yekpare bir bütünlük olarak değil, aksine bu zeminin sarsıldığı, altından kaydığı anlarda beliren çatlaklı bir yapı olarak konumlandırır. Freud’un “parçalanmış benlik” tasarımı ile Lacan’ın “bölünmüş özne” kavramsallaştırması, bilinçdışının etkinliğini vurgulayan bir özne anlayışının hem kuramsal hem de klinik temelini inşa eder (Freud, 2004; Lacan, 2006). Bu çerçevede özne, dilsel düzenin içine konumlandığı anda bir bölünmeye maruz kalır; dolayısıyla özne olmak, aynı zamanda içkin bir bölünmüşlükle var olmaktır. Lacan’ın “ayna evresi” kuramında ortaya koyduğu üzere, insan yavrusu henüz simgesel düzene tam anlamıyla girmemişken, aynadaki yansıması aracılığıyla bütünlük yanılsamasına kapılır; ancak bu imgesel bütünlük, öznenin yapısal bölünmüşlüğünü örten geçici ve aldatıcı bir andır (Lacan, 2006). Tam da öznenin kendini bir bütün olarak tanıdığını sandığı bu an, aynı zamanda eksikliğin, yabancılaşmanın ve bölünmüşlüğün kurucu ânı olarak işlev görür. Bu bağlamda Lacan’ın “Düşündüğüm yerde değilim” (Lacan, 2007, s. 103) ifadesi, öznenin düşünceyle özdeşleşemeyen, daima kaybı imleyen bir varoluş biçimi olduğunu gösterir. Yazı pratiği de bu yapısal eksikliği yineleyen bir alandır: Düşünce hiçbir zaman tam olarak dile gelemez; yazı ise düşüncenin saydam bir temsili olmanın ötesinde, öznenin bölünmüş yapısının bir iz düşümüdür. Böylece özne, düşünce ve yazı arasında sürekli ötelenen, eksikli ve başkalıkla yüklü bir mevcudiyet biçimi kazanır.


Öznenin kuruluşundaki bu yapısal eksikliği Lacan, Spaltung kavramıyla açıklar; Spaltung Almanca’da “yarılma”, “bölünme”, “çatallanma” anlamına gelir. Freud bu kavramı özellikle bastırma ve bilinçdışı süreçler bağlamında kullanır. Bilinç, bazı düşünceleri bilinçdışına atar. Böylece özne, bir düzeyde bilmezken bilinçdışı düzeyde “bilir” ve bu durum bölünmeyi doğurur. Freud’a göre bu bölünme nevrotik yapının temelidir. Lacan, Spaltung kavramını Freud’dan alır ancak bu kavramı dilin yapısıyla ilişkilendirerek daha radikal bir yapısallık kazandırır. Lacan’a göre özne baştan beri bölünmüş bir yapıdadır. Söylediğiyle söylediğini sandığı şey örtüşmez. Çünkü dilin içine doğmuş olan özne hiçbir gösteren tarafından tamamıyla açıklanamaz, gösteren özneyi bir başka gösteren için temsil eder. Dilin temsil ettikleriyle arzunun işaret ettiği eksik arasında yapısal bir boşluk oluşur; işte bu boşluk, Spaltung, yazının içinde yankılanır, yazı bu bölünmenin izini taşır. Sözcükler ardı ardına dizilirken bir tür yankı oluşur. Yazar kendi cümlesinin arkasında durmaya çalışır, ama cümle çoktan başka bir yere, başka bir niyete, belki de başka bir dile ait olmaya başlamıştır.


Bu bölünme deneyimi, yazan kişi tarafından genellikle “yabancılaşma” olarak hissedilir. “Ben bunu neden yazdım?” ya da “Bunu yazmak nereden aklıma geldi?” soruları, çoğu zaman yazı sürecinin içinden çıkar. Öznenin kimi zaman sözcüklerin içinde kendini bulması, kimi zaman ise onların ardında kaybolması, yazma eylemini bir yabancılaşma alanına da dönüştürür. Böylece diyebiliriz ki yazı bir akış değil, bir kırılmadır. Ve bu kırılma, tam da öznenin arzusu ile temsil edilme biçimi arasındaki boşlukta oluşur. Bir başka deyişle: yazan özne, yazının nedeni değildir, onun sonucu olabilir. Yazı, bazen özneyi doğurur. Bu noktada Lacan’ın “gösteren tarafından başka bir gösteren için temsil edilen özne” ifadesi kilit bir yer tutar. Yazı, gösterenlerin dansıdır; yazar ise o dansın neresinde olduğunu çoğu zaman bilmez. Dolayısıyla “ben” dediğimiz şey, bir bütünlük değil, bir kopuştur. Yazarken bu kopuşun yankısı duyulur; çünkü yazı, sadece bir anlatma ve kendini ifade etme edimi değil, bilinçdışı arzunun izidir. Arzunun söze dökülemeyen, ama yazıya sızan gölgesi yazma eyleminin yalnızca teknik bir ifade süreci değil, aynı zamanda öznelleşmeyle doğrudan ilişkili bir oluş alanı olduğuna işaret eder. Yazı sırasında içsel bir sesin belirmesi, “konuşan kimdir?” sorusunu gündeme getirir. Bu soru, yazan kişinin yalnızca anlatan değil, aynı zamanda oluşa gelen bir özne olduğunu ima eder. Bu bağlamda yazmak, özne açısından hem kendini inşa etme hem de adeta bir siliniş süreci olarak deneyimlenebilir. Konuşma edimiyle doğan ama konuşma ediminin kendisine indirgenemeyen ve özdeşleşemeyen yapısıyla öznenin yazısı da bu kaybın izini taşır. Hatta belki yazının kendisi bir tür “yokluk” yazısıdır: Olmayanı temsil etmeye çalışırken, hep başka bir yere kayan, hep merkezden kaçan.


Roland Barthes (1967), Yazarın Ölümü makalesinde yazının anlamını yazardan bağımsızlaştırmak ister. Ona göre yazı, metni oluşturan çoklu seslerin bir araya geldiği bir alandır ve yazar bu çokluk içinde yok olur. Lacan ise bu kayboluşu daha derin bir düzlemde ele alır ve bu çözülmeyi yalnızca anlam üretimiyle sınırlı tutmaz; yazma eylemini arzunun Öteki ile kurduğu yapısal ilişki içinde konumlandırır. Yazı, özne ile yazılan arasında oluşan boşlukta gerçekleşir. Bu boşluk hem yazının ortaya çıkma zemini hem de yazarın bölünmüş yapısının ortaya serer. Yazar, yazı sırasında arzunun ötekinin alanına geçtiğini fark eder. Yazı, özneyle yazılan arasındaki boşlukta oluşur. O boşluk hem yazının imkânı hem de yazan kişinin bölünmüşlüğüdür. Bu yüzden “Yazarken kim konuşur?” sorusu, psikanalitik açıdan ele alındığında yalnızca bir meraka değil, yapısal bir açmaza da gönderimde bulunur. Çünkü psikanaliz, “kim?” sorusuna “bilen” özne yanıtını vermez. Freud için özne, bilinç ile bilinçdışı arasında salınan, çoğu zaman kendine bile yabancı olan bir varlıktır. Ne istediğini tam bilmez, söylediklerini bütünüyle sahiplenemez. Yazar da böyledir: Ne anlatmak istediğini sandığından fazlasını yazar; kimi zaman arzusu mürekkebe sızar, kimi zaman bastırdığı, beklenmedik bir yerden belirir. Yazı, bir anlamda arzunun bir formudur.


Lacan’ın “Les formations de l’inconscient” (Bilinçdışının Oluşumları) adlı 5. Semineri’nde arzuyu, ihtiyaç ve talepten farklı olarak tanımlarken “Arzu, Öteki’nin arzusudur” önermesini ileri sürer. Bu ifadeden yola çıkarak diyebiliriz ki arzu kökeni itibariyle Öteki’ne bağlı olarak ortaya çıkarken aynı zamanda öznenin, arzunun öznesi olabilmesi için arzulayan bir Öteki’nin mevcudiyetinin gerekliliği ortaya konmaktadır; bu bağlamda yazı, arzu ile Öteki arasındaki bu yapısal ilişkinin izini taşıyan, sahneleyen ve çoğu zaman da dönüştüren bir alan olarak belirir. Yine aynı seminerde Lacan, talebin her zaman bir sevgi talebi olduğunu, ama arzunun, talepten arda “kalan” olarak talebin ötesine uzanan, talepteki “eksik” olarak dile getirilemeyen bir yapı olduğunu vurgular; bu nedenle arzuyla ilişkisi bakımından yazı da doğrudan talep gibi işleyen bir edim değil, arzunun talepten ayrıldığı, öznenin arzusunun bilinmezliğinde salındığı bir boşluk pratiğidir. Yazarken özne, ne istediğini tam olarak bilmediği gibi, Öteki’nin ne istediğini de hiçbir zaman tam olarak çözemez; bu belirsizlik hem arzunun hem de yazının yapısal motorudur. Böylece yazı, talep düzeyinde işlemeyen ancak arzunun Öteki’nin yanıtından bağımsızlaştığı alanda var olur; eksikliğin çevresinde dolanır ne arzuyu doyurur ne de onu sona erdirir, sadece arzuya yazınsal bir yol açar, onun sonsuz döngüsüne biçim kazandırır.


Tüm bunların ışığında yazmak, psikanalitik anlamda yalnızca anlatmak değil, açığa çıkmak, açılmak ve aynı anda kendini saklamaktır. Yazı hem izdir hem maske. Hem dile gelen hem de söylenemez olanın yani imkansızın taşıyıcısıdır… Lacan’ın deyimiyle, Gerçek hiçbir zaman doğrudan temsil edilemez; yazı, Gerçeğin etrafında dolanır, izini sürer, sınırlarına çarpar. Yazı bu anlamda gerçeğin bir yankısıdır.

Kaynakça
Barthes, R. (1977). Death of the author (S. Heath, Trans.). In Image-Music-Text (pp. 142-148).
Hill and Wang. (Original work published 1968)


Freud, S. (2004). The unconscious (J. Strachey, Ed.). W.W. Norton & Company. (Original work
published 1915)


Lacan, J. (1998). The Seminar of Jacques Lacan: Book V: The Formations of the Unconscious
(D. Porter, Trans.). W.W. Norton & Company. (Original work published 1957)


Lacan, J. (2006). Écrits (B. Fink, Trans.). New York: W. W. Norton & Company.


Lacan, J. (2007). Psikanalizin Dört Temel Kavramı (Çev. Tuncay Birkan). İstanbul: Metis
Yayınları.

Diğer Atölyeler